‘Sahabelerimiz ve hayatları / Hayatü-s sahabe (Yusuf Kandehlevi)’ Kategorisi
Ebu Talha Zeyd b. Sehl kimdir ve nasıl Müslüman olmuştur?u
Ebu Talha Zeyd b. Sehl (ra), Peygamber Efendimizin (sav) sevgi ve iltifatına mazhar olmuş sahabenin büyüklerindendir. 2286 hadis rivayet ederek en çok rivayette bulunan üçüncü sahabe olan Enes bin Malik’in üvey babasıdır. Enes’in annesi İslamiyet’i kabulüne vesile olmuştur.
Asıl adı Zeyd bin Sehl’dir. Ebu Talha künyesi ile tanınıp meşhur olmuştur. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları koluna mensubiyetinden dolayı Hazrecî ve Neccarî nisbeleriyle de anılmıştır. Müslüman olduktan sonra, Bedir dahil tüm savaşlara katılmış ve özellikle Uhud Savaşı’nda çok büyük kahramanlık örneği sergilemiştir. Peygamber Efendimizi (sav) saldırılardan korumak için vücudunu siper yapmıştır. Risale-i Nur’da ismi zikredilmiş ve naklettiği bir hadis-i şerife yer verilmiştir. Tam künyesi Ebu Talha Zeyd bin Sehl bin el-Esved el-Ensarî şeklindedir.
Zeyd Medine’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Çocukluğu büyük bir zenginlik ve refah içinde geçti. Medine’nin zengin ailelerinden birine mensuptu. Her gün evlerinde şenlik ve eğlenceler düzenlenirdi. Diğer bir çok arkadaşı ve çevresindekiler gibi puta tapıyordu.
Evlilik yaşına geldiğinde, çevresinde evlenebileceği bir çok genç kız vardı. Ancak, o bunlardan hiçbirine yönelmedi. Zeyd, çevresindeki genç kızlardan biri yerine kocası yeni vefat etmiş bir kadınla evlenmek istedi. Ünlü sahabelerden biri olacak olan Enes bin Malik’in annesi, Hicretten evvel vefat eden Malik’in hanımı Ümmü Süleym ile evlenmek istedi.
Ümmü Süleym’e aracılar vasıtasıyla evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym bu teklife:
“Senin gibisi reddolunmaz. Fakat sen müşriksin. Seninle evlenirsem bana tâbi olarak iman mı edersin, yoksa küfrünü gizleyerek mi yaşarsın? Zira ben, Allah’a ve Rasulü’ne iman etmiş bir kimseyim.”
diye cevap verdi. Zeyd, putların kendisine ne zararı olduğunu sordu. Ümmü Süleym; putların kimseye, ne zarar ne de fayda verebildiğini, ateşe atılırsa yandığını, kayaya çarparsa dağıldığını, kendisi gibi asil bir efendinin bu oyuncaklara secde etmesinin yakışık almadığını söyledi.
Ebu Talha, düşünmek için süre ister. Birkaç gün sonra tekrar Ümmü Süleym’in yanına gelir. Aslında o, İslam’ı kabul edecektir; ama Ümmü Süleym’le evlenmek için ona verecek mehri yoktur. Bu onu çok düşündürmektedir. Ümmü Süleym ise Ebu Talha’nın içinde bulunduğu sıkıntıyı çok iyi anlar ve ona şunları söyler:
“Ey Ebu Talha! Ben senden para değil, Müslüman olmanı istiyorum. Senin ilah diye taptığın putun ateşe tutacak olsan yanıp kül olacağını bilmez misin? Eğer Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Hz. Muhammed (sav)’in onun elçisi olduğuna şehadet edersen, ben bunu mehir kabul edecek ve senden başka bir şey istemeyeceğim.”
İşte bu sözler Ebu Talha’yı değiştiren son cümleler olur. Yüzünde iman alametleri belirir ve kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur.
Bu mübarek çift evlenirler ve Cenab-ı Hak onlara bir erkek çocuğu verir. İsmini Ümeyr koyarlar. Yavrucak, babası seferde iken vefat eder. Ebu Talha, seferden dönüşünde çocuğun durumunu sorar. “Rahatladı” cevabını alınca dünyalar onun olur. Sabah olduğunda Ebu Talha’ya, hanımı şöyle bir soru sorar:
“Sana biri emanet bir şey verse, istediği zaman vermek zoruna gider mi?”
“Hayır” deyince,
“Senin oğlun da Allah’ın bir emaneti idi. Allah emanetini geri aldı.” der.
Anne şefkatiyle çocuğunu kaybetmekten dolayı yüreği yanan bu yüce kadın, bu şekilde hem acısını dağlıyor hem de kocasını teskin etmeye çalışıyordu.
Ümmü Süleym’in hayatı kahramanlıklarla doludur. Onu Uhud Savaşı’nda bir taraftan savaşırken diğer taraftan da su taşırken ve yaralıların tedavisi ile meşgul olurken görüyoruz. Mekke’nin fethinde de bulunan Ümmü Süleym, Huneyn Gazvesi’ne de bizzat katılmıştır. Onun hayatından alacağımız pek çok dersr vardır. O, Allah ve Rasulü’nün razı olacağı dolu dolu bir hayat yaşamıştır ve bunun neticesinde de Efendimiz’in:
“Bana cennet gösterildi. Orada Ebu Talha’nın hanımını gördüm.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 106)
iltifatlarına mazhar olmuştur.
Zeyd, 621 yılında gerçekleşen Birinci Akabe Biatı’nda bulunarak kabilesini temsil etti. Hicretten sonra Medine halkı, maddi manevi her şeyleri ile hicret edenlere yardıma koştu. Ümmü Süleym ise oğlu Enes’i alıp kocası ile birlikte Peygamber Efendimizin (asm) huzuruna çıktı.
“Yâ Resûlallah! Biz de size, şu küçük oğlumuzu armağan ediyoruz. Lütfen kabul ve duâ buyurunuz. İnşaallah size hizmette kusur etmez.” dediler.
Peygamber Efendimiz (sav) küçük Enes’i terbiyesine alıp yetiştirdi. Enes, Yüce Peygamber (sav)’in terbiyesinde büyüdü ve sahabenin büyükleri arasında yer aldı.
Zeyd’in, kısa bir süre sonra bir oğlu dünyaya geldi. Bu doğum eve büyük bir sevinç ve mutluluk getirdi. Bu arada Peygamber Efendimiz (sav) de bu mutlu yuvayı ziyaret etmekte kendilerini şereflendirmekteydi. Ancak, küçük çocuk hastalandı ve kısa süre sonra da vefat etti. Anne Ümmü Süleym, evladını yıkadı ve kefenledi. Üstüne bir bez örttü. Ev halkına, babası geldiğinde bir şey söylememelerini tembihledi. Zeyd akşam eve dönünce oğlunu sordu. Anne; o şimdi, daha sakin ve daha huzurlu bir halde bulunuyor, dedi. Kocası ile birlikte gelen misafirlere ikramda bulundu.
Ümmü Süleym, misafirlerin ayrılmasından sonra kocasına, emanet olarak bırakılan bir şey sahibi tarafından istenildiği zaman, emaneti yanında bulunduran kişinin itiraz etmemesi gerektiğini ifade edince, Zeyd de kendisini tasdik etti. Kendilerinin de böyle davranmaları gerektiğini belirtince Zeyd meraklandı; “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Bunun üzerine, evlatlarının vefat ettiğini, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine emaneten verdiğini geri aldığını belirtti. Evladının vefatından dolayı sarsılan Zeyd, yine de bunu sabırla karşıladı ve Cenab-ı Hakk’ın emrine rıza gösterdi. Bir süre sonra bir erkek çocukları daha dünyaya geldi.
Ebu Talha, Peygamber Efendimizin (sav) yanında azami ölçüde bulunmaya gayret gösterdi. Yapılan bütün savaş ve seferlere katıldı. Bedir Savaşı’nda ok atmada büyük bir maharet sahibi olduğunu sergiledi. Uhud Savaşı’nda ise kahramanlık ve cesaretiyle adından söz ettirdi. Vücudunu Peygamber Efendimize (sav) siper etti. “Canım canın için feda, yüzüm yüzün için kalkandır Ya Resulallah!” diyerek, bir taraftan savaşmaya diğer taraftan da gelebilecek hücumlara karşı Peygamber Efendimizi (sav) korumaya çalıştı. Daha sonra yapılan savaşlara da katıldı.
Hizmetin her çeşidinden geri kalmayan Ebu Talha, Peygamber Efendimizin (sav) kabrini kazdı. Rasûlüllah (sav) Efendimiz;
“Cenâb-ı Hak, peygamberlerin ruhunu, onların defnedilmesini istediği yerde kabzeder.”
buyurmuştu. Bundan dolayı son nefesini verdiği Hz. Aişe’nin (ra) odasında, mezarı Ebu Talha tarafından kazıldı. Bu büyük ayrılığa dayanamadığından diğer bazı sahabeler gibi Şam tarafına gitti ve uzun bir müddet orada kaldı. Hz. Ömer’in (ra) halifeliğinin sonuna doğru Medine’ye geri döndü ve köşesine çekildi. Hz. Ömer (ra) kendisine çok güvendiği için halifeyi seçmekle görevli Şura Meclisinin kapısında bekçilik yapma görevini ona tevdi etti. O da bu vazifeyi seve seve yaptı.
İlerlemiş yaşına rağmen Hz. Osman (ra) zamanında gerçekleşen Kıbrıs Seferine katıldı. Oğulları gitmemesi için ısrar ettilerse de ikna edemediler. Henüz Kıbrıs’a ulaşmadan gemide vefat etti (654/5). Uzun süre kara görünmediğinden naaşı defnedilemedi. Üzerinden yedi gün geçmesine rağmen cesedinde herhangi bir bozulma meydana gelmedi.
Zübeyr b. el-Avvam (r.a) ve hayatı
Zübeyr b. el-Avvam b. Huveylid b. Esed b. Abdi’l-Uzza b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b. b. Lüeyy el-Kurasî el-Esedî. Büyük oğlu Abdullah’tan dolayı “Ebû Abdillah” diye çağrılırdı. Peygamber (s.a.s)’in dostu ve havarisi (yardımcısı), aynı zamanda halası Safiyye binti Abdulmuttalib’in oğludur.
Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Ömer’in vefatından sonra, halife seçimini gerçekleştirmeleri için tayin ettiği altı kişilik “Ashabü’s şûra” (danışma kurulu) üyelerindendir. Annesi kendisini “Ebu’t-Tâhir” diye çağırırdı. Fakat Zübeyr (r.a) kendisini oğlu Abdullah ile künyelendirmiş ve bu künye ile tanınmıştır (el-Askalânî, el-isâbe fi Temyizi’s Sahâbe, Beyrut, t.y., III, 5; İbn Hişâm, Sîre, Mısır 1955, I, 250; Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 13; İbn Abdi’l-Berr, el-istiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Kahire, t.y., II, 510; İbn Sait Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut,1957, III, 100).
Zübeyr, Hz. Ebu Bekir’in islâm’a girmesinden kısa bir müddet sonra müslüman olmuştur. İlk müslümanların dördüncüsü veya beşincisidir. Ancak ne doğum tarihi, ne de kaç yaşındayken müslüman olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Muhtelif kaynaklar, müslüman olduğu sırada onun 8-16 yaşları arasında bulunduğu söylerse de bu tahminlerin doğruluğu şüphelidir. Zira babası Avvam b. Huveylid’in Ficar savaşlarından birinde (kuvvetli bir ihtimalle dördüncü ve son savaşta) öldürüldüğü, onu öldürenin de Mürre b. Muatab es-Sakafi olduğu kabul edilmektedir. Bazı kaynaklarda Zübeyr (r.a)’in Hz. Ali, Talha ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile aynı yılda doğduğu ifade edilmektedir (el-Endelüsî, el-ikdü’l-Ferîd, Beyrut, t.y., VI, 92; İbn Kuteybe, el-Maârif, Lübnan,1970, 96; el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe fî Ma’ifeti’s-Sahabe, Kahire, 1970, II, 250; Ziriklî, el-A’lâm, Beyrut, 1969, III, 74; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 510-511; İbnü’l-Cevzi, Safvetü’s Safve, Haleb,1969, I, 342; Butrus el-Bustânî, Dâiretü’l-Maarif, IX, 177).
Son Ficar savası, Hire hükümdarı dördüncü Münzir’in oğlu Numan Ebû Kâbûs’un saltanatı (585-614) sırasında meydana gelmiştir. Ficar savaşı başladığı zaman, kimi rivayetlere göre Peygamber (s.a.s),14-15 yaşlarında, kimi rivayetlere göre ise daha küçük yaşlardaydı. Son Ficar savaşında ise O’nun 14-20 yaşlarında olduğu gelen rivayetler arasındadır (İbn Hişâm, a.g.e., II, 89; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, trc. İstanbul 1986, I, 511).
Son Ficar savaşı ile Peygamber (s.a.s)’in Mekke’lileri İslâm’a davet etmeye başladığı 610 yılı arasında yirmi küsûr yıl vardır. Buna göre ilk müslümanlardan olan Zübeyr (r.a)’in bu tarihte, yirmi yaşından büyük olması gerekir.
Zübeyr’in babası ölünce, amcası Nevfel onun velâyetini üstlenmişti. Küçük yaşta yetim kalan Zübeyr’i, annesi çok döverdi. Amcası da onu savunur, dövmesine engel olmaya çalışırdı. Ancak Zübeyr büyüyüp müslüman olunca, ona karşı bu sevgisi öfkeye dönüştü. Öyle ki, islâm’dan dönmesi için onu bir hasıra bağlayıp asar ve ateş yakarak dumanla ona işkence ederdi (el-Askalâni, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 101).
Zübeyr, 615 yılında Mekkeli müslümanlarla birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir. Medine’ye hicretten sonra muhacirlerle ensâr arasında kardeşlik tesis edildiği zaman Zübeyr ile Seleme b. Selâme b. Vaks kardeş ilan edilmişti (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511). Başka rivayetlerde ise, Rasûlüllah’ın; Abdullah İbn Mes’ûd veya Talha ya da Ka’b b. Mâlik’le Zübeyr arasında kardeşlik tesis ettiği ifade edilmektedir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 102; İbn Hişam, a.g.e., I, 505).
Bedir günü müslümanların sayılı birkaç atı vardı. Bunlardan biri de Zübeyr’in Ya’sub adlı atı idi. O gün bir çok müşriki öldürmüştür ki, bunlardan biri “Kureyş’in aslanı, Muttaliboğulları aslanı” diye bilinen amcası Nevfel idi (İbn Hişam, a.g.e., I, 666, 708; İbn Hişam, Cemheretü Ensâbi’l-Arab, Kahire, 1982, 120).
Zübeyr’in oğlu Abdullah, babası ile ilgili olarak şu olayı anlatıyor: “Ahzâb günü, ben ve Ebû Seleme’nin oğlu Ömer (çocuk olduğumuzdan) kadınların yanında bırakılmıştık. Bir de baktım ki babam Zübeyr, atının üstünde iki yahut üç kere Kurayza oğullarına gidip geldi. Evimize döndüğümüzde babama: Babacığım! Ben seni Benî Kurayza yurduna gidip gelirken gördüm dedim. Babam: Sen beni öyle gördün mü evlâdım? dedi. Ben de Evet, dedim. Babam: Rasûlüllah (s.a.s); “Benî Kurayza ya kim gider de onların haberini bana getirir” dedi. Ben de gittim. Döndüğümde, Rasûlüllah, anası ile babasını bir arada zikrederek Ânam babam sana feda olsun” dedi (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).
Yermük Vakası gününde Peygamber’in sahâbîleri, Zübeyr’e hitaben:
“Ey Zübeyr! Rumlara şiddetli bir saldırı yapmazmısın ki, biz de seninle beraber şiddetli bir saldırı yapalım” dediler. Bunun üzerine Zübeyr (r.a) Rumlar üzerine şiddetli hamleler yaptı. Bu hamleler sırasında, Rumlar, Zübeyr’in omuz köküne iki darbe vurdular. Bu iki geniş yara arasında Bedir’de yediği bir darbenin çukurluğu vardı ki, oğlu Urve; “Ben çocukken bu darbenin yerine parmaklarımı sokar, oynardım” demiştir (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).
Zübeyr, Mısır fethinde de önemli bir rol oynamıştır. Nitekim halife Hz. Ömer, 642′de Mısır’ın Babilin kalesini kuşatan Amr İbnü’l-Âs’a yardım için onu onbin kişilik bir kuvvetle göndermiştir. Mısır’ın o zamanki hükümet merkezi olan Heliopolis de Zübeyr tarafından alınmıştır (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, İstanbul 1985, II, 5 15, vd; 0A, XIII, 635).
Zübeyr’in, Hz. Osman’a baş kaldıran Mısırlıların, Medine’de gerçekleştirdikleri hareketlerde, Osman’ın şehid edilişine kadar, ise aktif olarak karışmadığı, bazı rivayetlere göre; hem kendisinin hem de Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ı korumak üzere oğullarını gönderdikleri ifade edilmiştir.
Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra, ashabın büyük bir çoğunluğu Hz. Ali’ye bey’at etmişlerdir. Zübeyr ile Talha da bey’at edenler arasındadır. Bazı rivayetlere göre bu ikisinin Hz. Ali’ye istemeyerek bey’at ettikleri görülüyor.
Anlatıldığına göre, Zübeyr ve Talha, bey’at işi bittikten sonra Hz. Ali’ye gelerek; “Sana hangi hususta bey’at ettiğimizi biliyor musun?” derler. Hz. Ali: “Evet; dinlemek ve itaat etmek üzere. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’a hangi hususta bey’at ettiyseniz onun üzerine” der. Onlar ise: “Hayır, biz sana işte ortak olmak üzere bey’at ettik” derler. Hz. Ali onların bu isteklerini reddeder. Bu defa Kureyş’ten rastladıkları bir cemaata Hz. Ali hakkında ileri geri konuşurlar. Bu dedikoduları duyan Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud’u çağırtarak onun görüşünü sorar. Abdullah; “Görüyorum ki, valilik istiyorlar. Sen de Zübeyr’e Basra valiliğini, Talha’ya da Kûfe valiliğini ver” diyerek Hz. Ali’ye tavsiyede bulunur. Hz. Ali bunu şiddetle reddeder. Bilahare, Zübeyr’le Talha, Hz. Ali’ye gelerek umre yapmak üzere Mekke’ye gitmek için izin isterler. Hz. Ali asıl maksadlarını bildiği halde onlara izin verir (İbn Kuteybe, el-imameti ve’s-Siyâse, 51; İbnü’l-Esîr, a.g.e., III, 195 vd).
Bundan sonra, Zübeyr, Talha ve Hz. Âişe’nin, Sıffin Savaşında Hz. Ali’ye karşı cephe aldıkları görülmektedir. Hz. Ali, onları karşısında görmek istemediğinden ikna etme yollarını arıyordu. Bir ara Zübeyr’le karşılaşınca ona; “Ey Abdullah’ın babası! Seni buraya getiren nedir?” diye sordu Zübeyr: “Osman’ın kanını istemeye geldim” dedi. Hz. Ali; “Osman’ın kanını mı istiyorsun? Allah, Osman’ı öldüreni kahretsin. Ey Zübeyr! Rasûlüllah’ın sana; “Sen Haksız olduğun halde Ali ile savaşacaksın ” dediğini hatırlıyor musun?” deyince, Zübeyr; “Allah şahidimdir ki bu doğrudur” der. Hz. Ali; “Öyleyse benimle ne diye savaşıyorsun?” diye sorunca Zübeyr “Vallahi bunu unutmuştum, şayet hatırlasaydım sana karşı çıkmazdım, seninle savaşmazdım” dedi (İbn Kuteybe, a.g.e., 68).
Bu konuşmadan sonra Zübeyr savaştan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su başına vardığında orada bulunan Amr b. Cürümüz, onu takibe başladı. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir fırsatını bularak Zübeyr’i şehid etti (H. 36) (İbn Kuteybe, a.g.e., 69; İbn Abdi’l-Berr a.g.e., II, 515; İbn Sa’d a.g.e., III, 112; el-Askalâni, a.g.e., III, 6).
Şehid edildiği zaman yaşı, kimi kaynaklarda 66 veya 67 kimi kaynaklarda 64 kimi kaynaklarda ise 70 olarak kayıtlıdır (İbn Hişam, I, 251; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 516; İbn Sa’d a.g.e., III, 113; Butrus el-Bustânî, a.g.e., IX, 177).
Zübeyr, şehid edildiği zaman miras olarak geriye epey mal bırakmıştır. Bu cümleden olarak Medine’de geniş bir arazi ve onbir ev, Basra’da iki ev, Kûfe’de bir ev ve Mısır’da bir ev bırakmıştı. Toplam mirası yaklaşık 52.000.000 (elli iki milyon) idi. Bazı rivayetlere göre; Mısır, İskenderiye, Kûfe’de arazileri, Basra’da da evleri vardı. Ayrıca Medine’deki arazilerinden de gelir sağlıyordu ( İbn Sa’d, a.g.e., III, 108 vd).
Zübeyr (r.a) kimi rivayetlere göre uzun boyludur. Kimi rivayetlere göre ise orta boylu, esmer benizli, seyrek sakallıdır (el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 107).
Ashâbdan en çok fetva verenler yedi kişidir. Bunlar; Ömer, Ali, İbn Mes’ud, İbn Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sabit ve Âişe’dir. Bunlardan sonra ikinci derecede yer alan yirmi sahabeden biri de Zübeyr (r.a)’dir (el-Askalânî, a.g.e., I, 9).
Zübeyr’in çocukları: Onun onbiri erkek toplam yirmi çocuğu vardı. Abdullah, Urve, Münzir, Âsım, Muhacir, Hadicetü’l-Kübra, Ümmü’l-Hasan ve Âişe, hanımı Esmâ bint Ebî Bekr’den; Halid, Amr, Habîbe, Sevde ve Hind adlı çocukları Ümmü Halid adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. Ümmü Halid’in asıl adı, Emetü binti Hafid b. Saîd b. el-Âs’dır.
Diğer çocukları; Mus’ab, Hamza ve Remle, er-Rebâb binti Üneyf isimli hanımından; Übeyde ve Cafer, Zeyneb binti Mersed isimli hanımından; Zeyneb adındaki kızı, Ümmü Gülsüm binti Ukbe adlı hanımından; Hadicetü’s-Suğra adındaki kızı da el-Halâl binti Kays adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. O, çocuklarına şehid sahabîlerin isimlerini vermekteydi.
Zübeyr şehid edildiği zaman dört hanımı vardı. Bunlardan biri de Âtike binti Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’dir. Bu hanım, ilk önce Abdullah b. Ebi Bekr’le evlenmiş, onun şehid edilmesinden sonra Ömer b. el-Hattâb’la onun da şehid edilmesi üzerine Zübeyr (r.a) ile evlenmişti. Bunun için Medine halkı: “Kim şehâdet istiyorsa Âtike binti Zeyd’le evlensin” diyorlardı (İbn Sa’d a.g.e., III, 112).
Zübeyr (r.a), cesur ve gözüpek bir müslümandı. Mekke’de, Allah için ilk defa kılıç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapılan tüm savaşlara katılmış, bütün sıkıntılı zamanlarda daima Peygamber (s.a.s)’in yanında bulunmuştur. Savaşta gösterdiği üstün başarıdan ve çok iyi ok attığından Allah Rasûlü onun, Hadi at! Anam babam sana feda olsun ” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Yine onun hakkında; “Her peygamberin bir havarisi vardır, benim ki de Zübeyr’dir” buyurmuşlardır (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511, 512, 513; Buharî, Fedâilü Ashâdi’n-Nebî, 13).
Zeyd b. Sâbit (r.a) ve hayatı
Zeyd b. Sâbit b. ed-Dahhâk b. Zeyd b. Levzân b. Amr b. Abdi Avf (veya Abd b. Avf) b. Ganem b. Mâlik b. en-Neccâr el-Ensârî el-Hazrecî.
Peygamber (s.a.s.)’in ashabının ileri gelenlerinden biridir. Ensâr’dan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccâroğulları’na mensuptur. Annesi, en-Nevâr bint Mâlik b. Muâviye b. En-Neccâr’dır. Zeyd’in künyesi Ebû Hârice’dir, fakat, Ebû Saîd ve Ebû Abdi’r-Rahmân olarak da çağrılıyordu (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe, II, 278,1970; İbn Abdi’l-Berr, el-istîâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, II, 537; el-Askalânî, el-isâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 22).
Zeyd, hicretten yaklaşık onbir yıl önce dünyaya gelmiştir. Babası Sabit, Buâs Günü öldürüldüğü vakit Zeyd, henüz altı yaşlarında bir çocuktu. Resûlullah (s.a.s), Medine’ye geldiği zaman Zeyd, hâlâ küçük sayılabilecek bir yaştaydı. Kaynaklar, O’nun bu sırada onbir yaşlarında olduğunu bildirmektedir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), Bedir Savaşına katılmak isteyen birkaç genci, yaşları küçük olduğu için geri çevirmişti ki, Zeyd de bu gençler arasındaydı (İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 278; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 537: el-Askalânî, a.g.e., III, 22).
Zeyd b. Sâbit, çok akıllı, zekî ve hafızası güçlü bir sahâbî idi. O’nun bu meziyetini farkeden Peygamber (s.a.s), Zeyd’ten İbranice ve Süryanice’yi öğrenmesini istedi. Zira, Resûlullah (s.a.s)’a çeşitli yerlerden, bu dillerle yazılmış mektuplar geliyor ve bunların okunup anlaşılması, gerektiğinde cevap verilmesi icab ediyordu. Allah Resûlü, okuma yazma bilmediğinden, bunları başkalarına okutmak durumunda kalıyordu. Halbuki, mektupların içeriğini başkalarının öğrenmesini istemiyordu. Bunun üzerine Zeyd, hemen işe koyularak çok kısa bir sürede, hem İbranice hem de Süryanice okuma-yazmayı öğrendi. Bundan sonra Rasûlüllah’a gelen mektupları kendisi okuyor, cevap gerekiyorsa yazıyordu. Bu arada asıl görevi olan vahiy kâtipliğini de sürdürüyordu (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 358; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 538; İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 579).
Rivayete göre yaşının küçük olması nedeniyle Zeyd, Bedir ve Uhud savaşlarına katılmamıştır. Katıldığı ilk savaş Hendek savaşı olup, savaşa hazırlık kabilinden, müslümanlar Medine’nin etrafında hendek kazarlarken Zeyd, çıkan toprağı taşıma işinde yardım ediyordu. Resûlullah (s.a.s) O’nu bu durumda görünce: “Ne kadar iyi bir çocuk” diyerek takdir ifadelerini dile getirmiştir.
İbn Abdi’l-Berr, “el-istîâb”da zikredip, sahih kabul etmediği bir habere göre; Tebük seferinde, Benî Mâlik b. en-Neccâr’ın bayrağını Umâre b. Hazm taşıyordu. Resûlullah, bayrağı ondan alıp Zeyd b. Sâbit’e verdi. Bunun üzerine Umâre: “Ey Allah’ın Resûlü! Hakkımda sana herhangi birşey mi ulaştı?” diye sorunca, Resûlullah; “Hayır, lâkin Kur’ân’a öncelik vardır: Zeyd de Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir” şeklinde cevap verdi (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 537; İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 278).
Zeyd b. Sâbit, ashâbın en âlimlerinden biriydi. Sadece Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemekle kalmamış, mirasla ilgili feraiz ilmini de çok iyi öğrenmişti. Öyle ki, ashâb arasında bu ilmi O’ndan daha iyi bilen yoktu. Resûlullah (s.a.s), ashâbına: “Feraizi en iyi bilen Zeyd’dir” diyordu. İmam Şâfiî de, feraiz hususunda bu hadisle amel etmiştir (İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
Gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Osman, Medine’den ayrıldıkları zaman Zeyd b. Sabit’i vekil bırakırlardı. Hz. Osman, O’nu ziyade seviyordu. Zaten kendisi de Osman taraftarıydı ve bu halife devrinde beytülmâla bakmakla görevlendirilmişti. Yermük günü de ganimetleri taksim işini Zeyd üstlenmişti (İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 279; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 538; II, 538; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
Zeyd’in vefat tarihi konusundaki rivayetler arasında tam bir mutabakat olmamasına rağmen, büyük bir ihtimalle h. 45 yılında vefat etmiştir ve buna göre tahminî yaşı da 54′tür.
Zeyd ten; İbn Ömer, Ebu Saîd, Ebu Hüreyre, Enes, Sehl b. Huneyf ve Abdullah b. Yezîd el-Hutamî gibi sahâbîler rivayette bulunmuşlardır. Tabiînden de; Saîd b. el-Müseyyeb, Kasım b. Muhammed, Süleyman b. Yesâr, Ebân b. Osman, Büsr b. Said ve Zeyd’in iki oğlu, Harice ile Süleyman ve başkaları rivayet etmişlerdir (İbnü’l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 540; İbn Sa’d a.g.e., II, 360).
Zeyd bn Harise (r.a) ve hayatı
Zeyd b. Hârise b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme’nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)’ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında “el-hubb” diye anılırdı.
Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (İbn İshak’a göre, Surahbîl) b. Kâ’b b. Abdiluzza b. İmriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa’dır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n Nebeviyye”, I, 247; İbn Sa’d, et-Tabakâtit’l-Kilbrâ, III, 40; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fi Ma’rifeti’s Sahâbe, II, 281).
Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd’in annesi Su’dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr’e mensup bazı atlılar, Su’dâ’nın akrabaları olan Benî Ma’n evlerine baskın yaparlar. Zeyd’i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke’ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke’ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise’yi seçer. Daha sonra O’nu, Resûlullah (s.a.s)’a bağışlar.
Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke’ye geldiklerinde Zeyd’i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd’in babası Hârise ile amcası Kâ’b, yanlarına fidye alarak Mekke’ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)’ın yanına varıp: “Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem’in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz” derler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd’i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd’e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)’ın yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd’i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: “Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O’na mirasçıyım!” diyerek Zeyd’i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa’d, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-isâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 24).
Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)’e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O’nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O’nunla birlikte namaz kıldı ve: “Onları babalarının isimleriyle çağırın…” (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar “Muhammed’in oğlu” diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çağrılmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa’d, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa’d, a.g.e., I, 212).
Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Hişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).
Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı.
Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-İys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kirfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.
Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd’e vermiş ve: “Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın” buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.
Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.
Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: “Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Câfer’e mağfiret et Allah’ım; Abdullah b. Ravâha’ya mağfiret et!” diyerek dua etmiştir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).
Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş’tır. Bir diğeri, Ümmü Gülsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm’ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd’i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen’le evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 44).
b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme’nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)’ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında “el-hubb” diye anılırdı.
Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (İbn İshak’a göre, Surahbîl) b. Kâ’b b. Abdiluzza b. İmriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa’dır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n Nebeviyye”, I, 247; İbn Sa’d, et-Tabakâtit’l-Kilbrâ, III, 40; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fi Ma’rifeti’s Sahâbe, II, 281).
Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd’in annesi Su’dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr’e mensup bazı atlılar, Su’dâ’nın akrabaları olan Benî Ma’n evlerine baskın yaparlar. Zeyd’i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke’ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke’ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise’yi seçer. Daha sonra O’nu, Resûlullah (s.a.s)’a bağışlar.
Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke’ye geldiklerinde Zeyd’i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd’in babası Hârise ile amcası Kâ’b, yanlarına fidye alarak Mekke’ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)’ın yanına varıp: “Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem’in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz” derler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd’i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd’e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)’ın yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd’i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: “Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O’na mirasçıyım!” diyerek Zeyd’i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa’d, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-isâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 24).
Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)’e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O’nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O’nunla birlikte namaz kıldı ve: “Onları babalarının isimleriyle çağırın…” (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar “Muhammed’in oğlu” diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çağrılmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa’d, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa’d, a.g.e., I, 212).
Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Hişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).
Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı.
Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-İys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kirfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.
Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd’e vermiş ve: “Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın” buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.
Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.
Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: “Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Câfer’e mağfiret et Allah’ım; Abdullah b. Ravâha’ya mağfiret et!” diyerek dua etmiştir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).
Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş’tır. Bir diğeri, Ümmü Gülsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm’ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd’i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen’le evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 44).
Velid bin Velid (r.a) ve hayatı
Velîd bin Velîd, meşhûr Hâlid bin Velîd’in kardeşiydi. Bedir gazâsında müşriklerin safında harbe katıldı. Müşrikler bu harpte yenilince, onu Abdullah bin Cahş esir aldı. Medîne-i Münevvereye getirdi.
Kardeşlerinden henüz müşrik olan Hâlid bin Velîd ile Hişâm bin Velîd, onu esâretten kurtarmak üzere Medîne’ye geldiler. Abdullah bin Cahş kurtuluş akçesi verilmedikçe bırakmak istemedi. Kardeşlerinden Hâlid râzı olduysa da, baba bir annesi ayrı kardeşi Hişâm kabûl etmedi.
Zırh karşılığı anlaştılar : Resûlullah efendimiz babalarının silâh ve techizatının verilmesini teklif etti. Bunu kabûl ederek babalarının yüz dinar kıymetindeki kılıcı, zırhı ve miğferi karşılığında anlaştılar. Velîd’i esâretten kurtarıp, Mekke’ye yola çıktılar.
Fakat Velîd, Mekke yolu üzerinde Medîne’ye dört mil mesafedeki Zü’l-Huleyfe’de onlardan ayrılıp, Resûlullahın yanına geldi. Îmân edip, Eshâb-ı kirâmdan oldu.
Müslüman olduktan bir müddet sonra Mekke’ye kardeşlerinin yanına gelmişti. O zaman Hâlid bin Velîd sordu:
- Madem ki Müslüman olacaktın, kurtuluş fidyesi ödemeden olsaydın ya. Babamızdan kalan hâtırayı elimizden çıkardın. Niçin böyle yaptın?
Velîd de şu cevabı verdi:
- Kureyşlilerin, esârete dayanamadı da Muhammed’e tâbi oldu demelerinden korktum.
Kardeşleri onu Mahzûmoğullarından ba’zı Müslümanlarla, Ayâs bin Ebî Rebîa ve Ebû Seleme bin Hişâm’ın yanına hapsettiler. Îmân ettiği için senelerce hapis yattı. İslâmiyetin azılı düşmanlarından amcası Hişâm ile müşrik akrabalarından çok zulüm ve işkence gördü.
Resûlullah efendimiz müşriklerin zulmüne uğrayan Ayâs bin Ebî Rebîa ile Ebû Seleme bin Hişâm ve kendisi için şöyle duâ ettiler:
- İlâhî! Velîd bin Velîd’i, Seleme bin Hişâm’ı, Ayâs bin Ebî Rebîa’yı ve küffâr elinde bunalıp zayıf ve âciz görülen diğer mü’minleri kurtar.
Velîd Resûlullah’ın duâsı bereketiyle bir fırsatını bulup, bağlı bulunduğu yerden kaçtı. Medîne-i Münevvereye gelip, Resûlullah efendimiz ile buluştu. Resûlullah, Ayâs bin Ebî Rebîa ile Ebû Seleme bin Hişâm’ın hâlini sorunca, onların birbirlerine ayakları ile bağlı, şiddetli azap ve işkenceler altında kıvrandıklarını haber verdi.
Ben kurtarırım
Resûlullah efendimiz onların hâline çok üzülüp, kurtarılma çârelerini aradı. Kimin kurtarabileceğini sorunca, senelerce işkence altında kalmasına rağmen, Velîd, büyük bir cesâret ve aşkla dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Onları ben kurtarır, Size getiririm.
Tekrar Mekke’ye gelip, işkence gören Müslümanların yerini onlara yiyecek götüren bir kadını takip ederek öğrendi. Mazlûmlar, tavansız bir binada hapisti.
Geceleyin, ölümü de göze alarak büyük bir cesâretle duvardan sıyrılıp, mazlûmların yanına vardı. Îmân etmekten gayrı bir suçları olmayan, müşriklerce bir taşa bağlanıp; Arabistan’ın çöl havasındaki yakıcı sıcaklığında her türlü zulme uğratılan mazlûmları kurtarıp, devesine bindirdi.
Medîne’ye aç, susuz, yalın ayak üç günde geldiler. Parmakları taşların tahribatından parça parça olmuştu. Velîd bin Velîd kan revân içinde Resûlullah’a kavuşmanın verdiği sevinç ve huzûrla bütün sıkıntılarını bir bir unutuverdi.
Velîd’in kardeşi Hâlid bin Velîd, şöyle anlatır:
“Allahü teâlâ, benim hayrımı dilediği zaman, kalbime islâmiyet sevgisini düşürdü. Beni, hayır ve şerri anlayacak hâle getirdi. Kendi kendime dedim ki:
- Ben, Muhammed’e karşı her savaş yerinde bulundum. Bulunduğum savaş yerlerinden hiçbiri yoktur ki, dönerken, aykırı ve yanlış bir iş üzerinde bulunduğumu ve Muhammed’in, muhakkak galip geleceğini içimde sezmiş olmayayım!
Allah tarafından korunuyor
Resûlullah efendimiz, Hudeybiye’ye çıkıp geldiği zaman, ben de, müşrik süvarilerinin başında yola çıktım. Usfan’da, Resûlullah efendimizle Eshâbına yaklaşıp gözüktüm. Resûlullah efendimiz, bizden emîn bir sûrette Eshâbına öğle namazını kıldırıyordu. Üzerlerine, birden baskın yapmayı düşündükse de, gerçekleşmedi. Böyle olması da, hayırlı oldu.
Resûlullah efendimiz, kalbimizden geçenleri sezmiş olmalı ki ikindi namazını, Eshâbına korku namazı olarak kıldırdı. Bu, bana çok te’sîr etti. Kendi kendime, “Bu zât, herhalde, Allah tarafından korunuyordur” dedim. Mekke’ye döndüğümde çeşitli düşünceler hâlinde bocalar bir vaziyette idim.
“Necâşî’ye mi gideyim? Halbuki, kendisi, Muhammed’e bağlanmış bulunuyor! Eshâbı da, Onun yanında emniyet ve selâmet içinde barınıp duruyorlar. Yoksa, Herakliüs’ün yanına gideyim de dînimi bırakıp Hristiyan mı olayım, ya da Yahûdîliğe mi gireyim? Yahut, kendilerine tâbi olarak Acemlerle birlikte mi oturayım?” diye kendi kendime söylendim, düşündüm durdum.
Ertesi sene, Resûlullah efendimiz umre için Mekke’ye gelip girince, O’ndan gizlendim. Kendisinin Mekke’ye girişini görmedim.
Kardeşim, Velîd bin Velîd de umre için gelip Mekke’ye girmişti. Beni, arayıp bulamayınca, bana bir mektup yazmış ve mektubunda şöyle demişti:
(Doğrusu, ben, senin islâmiyetten böyle tedirgin olmak ve yüz çevirip gitmekteki görüşün kadar şaşılacak bir görüş görmedim! Halbuki, eğri yola gitmekten seni alıkoyacak bir aklın da var! Aklını kullansan ya! İslâmiyet gibi bir dîni, kim bilmez ve tanımaz olabilir?!
Onun gibi bir adam
Resûlullah efendimiz, seni, bana sordu. “Hâlid, nerededir?” dedi. Ben de, “Allah, onu getirir” dedim. Resûlullah efendimiz bunun üzerine buyurdu ki:
- Onun gibi bir adam, İslâmiyeti bilmez ve tanımaz olabilir mi? Keşki o, bütün savaş ve çabalarını Müslümanların yanında, müşriklere karşı gösterseydi, kendisi için, ne kadar hayırlı olurdu! Biz, kendisini başkalarına tercih eder, üstün tutardık!
Ey kardeşim! En elverişli, en yararlı yerlerde kaçırmış bulunduğun fırsatlara acele yetiş!)
Bana, kardeşimin bu mektubu gelince, gitmek için, acele ettim. İslâmiyete olan isteğim de arttı. Resûlullah efendimizin söyledikleri ise, beni çok sevindirdi, ferahlattı.”
Hâlid bin Velîd daha sonra Medîne’ye gelerek Müslüman oldu.
Velîd, Medîne’de 629 senesinde vefât etti