‘Peygamber efendimiz (s.a.v)in Savaşları’ Kategorisi
Hendek Savaşı İle Hudeybiye Barışı Arasında Müşriklerle İlişkiler
Hendek Savaşı İle Hudeybiye Barışı Arasında Müşriklerle İlişkiler
Hz. Peygamber Hendek kuşatmasında müşrikler safında yer alan kabileler üzerine seriyyeler tertiplemiştir. Ukkâşe b. Mihsan’ı, emrine verdiği kırk kişilik bir birlikle Esed kabilesinin oturduğu Gamre’ye göndermiştir. O nedenle bu seriyyeye Gamre seferi denilmiştir. Esedoğulları Müslümanların geldiğini duyunca bulundukları bölgeyi terkederek kaçmışlardır. Ukkâşe b. Mihsan kaçanları takip ettirmemiş ve Müslümanlar hiçbir kayıp vermeden Medine’ye geri dönmüşlerdir.[375] Yine Hendek kuşatmasına katılan Süleymoğullarına karşı bir askerî birliğin başında Zeyd b. Hârise gönderilmiştir.[376]
Bu arada, daha önce Recî’ olayında Müslüman irşad heyetini pusuya düşürerek bir kısmını şehit eden ve bir kısmını da esir alarak Mekke müşriklerine idam etmeleri için satan Adal ve Kâre kabilelerini cezalandırmak ve aynı zamanda Mekke müşriklerine gözdağı vermek maksadıyla Hz. Peygamber’in de katıldığı bir sefer düzenlenmiştir. Bu seferde Hz. Peygamber Medine’den çıktıktan sonra asıl hedefini gizlemek için önce Suriye’ye gidiyor gibi yapmış, daha sonra esas hedefe yönelmiş ve Usfân’a kadar ilerlemiştir.
Bu arada Hz. Peygamber’in geldiğini duyan Lihyanoğulları kaçmışlardır. Hz. Peygamber Usfân’dan Hz. Ebû Bekir’i on kişiyle birlikte, buraya on yedi ve Mekke’ye altmış dört kilometre uzaklıkta bulunan Gamîm’e kadar göndermiş, o da herhangi bir tehlike ile karşılaşmadan geri dönmüştür. Bu sefere Benî Lihyan Gazvesi adı verilmektedir.[377] Bu arada Hz. Peygamber Medine-Suriye yolundaki Gâbe mevkiinde otlatılan yirmi sağmal devesini bir baskınla ele geçirerek alıp götüren, develeri gütmekte olan Ebû Zer el-Gıfârî’nin oğlu Zer’i öldürüp hanımı Leylâ’yı ve develeri kaçıran Fezâre kabilesinin başkanı Uyeyne b. Hısn’ı takip için Gâbe Gazvesi’ni tertiplemiştir. Bu gazveye İslâm ordusunun konakladığı yere nisbetle Zûkared Gazvesi de denir. Bu sefer sırasında, çalınan develerden sadece on tanesi kurtarılabilmiş, Ebû Zer el-Gıfârî’nin hanımı da bir yolunu bularak ve Hz. Peygamber’in çalınan develerinden birisine binerek Medine’ye gelmiştir. Bu kadın, düşmanın elinden kurtulduktan sonra Hz. Peygamber’e gelerek “Yâ Resûlallah! Ben, eğer Allah beni bu devenin üzerinde kurtarırsa Allah rızası için onu kurban etmeyi adamıştım” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz tebessüm ederek şunları söylemiştir: “O deveyi ne kötü cezalandırıyorsun! Allah seni onun üzerine bindiriyor, onunla kurtarıyor, sen ise onu boğazlamak istiyorsun! Allah’a ma’siyet olan bir hususta ve sahip olmadığın bir şeyden adak olmaz. O benim develerimden biridir. Evine dön”![378]
Bu arada Medine’ye yirmi dört mil uzaklıkta bulunan Zü’l-Kassa’ya iki sefer düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi Medinelilere ait yaylım hayvanlarını yağmalamak isteyen Sa’lebe kabilesine karşı tertiplenmiştir. Hz. Peygamber, Muhammed b. Mesleme başkanlığında on kişilik bir birlik göndermiş; birlik uykuya daldıkları sırada oka tutulmuş, sadece Muhammed b. Mesleme ağır yaralı olarak kurtulabilmiştir. Zü’l-Kassa’ya ikinci sefer de yukarıdakinin benzeri bir sebebe bağlı olarak, Muhârib, Enmâr ve Sa’lebe kabileleri üzerine düzenlenmiştir. Hz. Peygamber bu defa Ebû Ubeyde b. Cerrah’ı kırk kişiyle göndermiştir. Ebû Ubeyde, Muhammed b. Mesleme’nin yaralandığı ve arkadaşlarının şehit düştüğü yere kadar varmış, adı geçen kabileler de korkarak dağlara kaçmışlardır.[379]
Hz. Peygamber benzer sebeplerle birkaç defa Zeyd b. Hârise komutasında Süleym, Enmâr ve Sa’lebe kabileleri üzerine birlikler sevketmiştir. Bu arada Zeyd b. Hârise bir ticaret kervanının başında recep ayında Suriye’ye giderken Fezâre kabilesi tarafından aniden baskına uğrayarak arkadaşları şehit edilmiş ve malları ellerinden alınmıştır. Bu hücumdan güçlükle kurtularak Medine’ye dönen Zeyd, Hz. Peygamber tarafından yukarıdaki olaydan bir ay kadar sonra Fezâre üzerine gönderilmiştir. Zeyd’in komutasındaki birlik Fezâreoğullarını bozguna uğratmıştır.
Burada Mustalikoğulları Savaşı’ndan (6/627) bahsetmek istiyoruz.Vâkıdî ve Belâzürî gibi bazı kaynaklar, Mustalikoğulları gazvesinin Hendek savaşından önce meydana geldiğini kaydederler. İbn Hişâm, Taberî ve İbn Abdilber gibi bir kısım tarihçiler ise Hendek savaşından sonra meydana geldiğini kabul ederler. Biz bu olayın Hendek savaşından sonra meydana geldiğine dair görüşleri kabul ettik. Çünkü, Mustalikoğulları Gazvesi’nde iki bin deve ve beş bin koyun ganimet olarak alındığı kaynaklarda kaydedilmektedir. Şayet bu ganimetler Hendek’ten önce alınmış olsaydı, bu gazveden bir ay geçmeden hendek kazmaya başlayan Hz. Peygamber’in ve müslümanların çalışmalar esnasında açlık çekmemeleri gerekirdi. Hz. Peygamber’in binlerce koyunu ve deveyi saklayıp insanları aç bırakması düşünülemezdi. Ayrıca bu gazvede ifk olayı meydana gelmişti; bir ay kadar vahiy gelmemişti. Daha sonra vahiy gelmiş ve Peygamberimiz iftiracılara ceza vermiştir. Eğer bu gazve Hendek savaşından önce vuku bulsaydı, ifk olayı ile ilgili gelişmelerin hendek kazımı esnasında cereyan etmiş olması gerekirdi. Halbuki Hendek kazımı esnasında bu tür olaylardan bahis yoktur.[380]
Peygamberimiz, Huzâa kabilesinin bir kolu olan Mustalik kabilesi reisi Hâris b. Ebû Dırâr’ın at ve silah satın aldıktan sonra çevredeki kabileleri de yanına alarak Medine üzerine yürüyeceğine dair haber aldı. Bu haberi yerinde tetkik etmek üzere yine Huzâa’nın Eslem koluna mensup Büreyde b. Husayb’ı casus olarak karşı tarafa gönderdi. Büreyde, onları deslekleyecekmiş gibi görünerek düşman ordusunun karargâhına kadar sokuldu ve haberin doğruluğunu öğrenerek Medine’ye geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber yerine Zeyd b. Hârise’yi bırakarak bin kişilik bir kuvvetle Medine’den hareket etti. Müreysî’ kuyusunun başında karşılaştığı düşmana önce Hz. Ömer’i göndererek onları İslâm’a davet etti. Mustalikoğulları bu daveti kabul etmediler ve hemen çarpışmaya başladılar.[381] Fakat İslâm ordusu karşısında tutunamayarak yenildiler ve on ölü verdiler. Mustalikoğullarından ganimet olarak altı yüz veya yedi yüz esir, beş bin koyun ve iki bin kadar deve alındı. Müslümanlar da yanlışlıkla bir şehit verdiler. Çarpışmanın meydana geldiği suya nisbetle bu gazveye Müreysî’ Gazvesi de denir. Hz. Peygamber Medine’ye gelince esirler arasında bulunan Benî Mustalik’in reisi Hâris’in kızı Cüveyriye ile evlendi. Bunu duyan sahâbîler, Resûl-i Ekrem’in akrabası olarak kabul ettikleri Mustalikoğullarından aldıkları esirleri serbest bıraktılar. Bu evliliğin Mustalikoğulları ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı giderdiği ve Hz. Peygamber’in Cüveyriye ile evlenmesinin asıl hedefinin bu kabileyi İslâm’a yaklaştırmak olduğu görülmektedir. Nitekim bu evlilikten sonra başkanları Hâris b. Ebû Dırâr başta olmak üzere Mustalikoğulları İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.[382]
Burada savaştan sonra muhâcirler ile ensar arasında meydana gelen bir olaya işaret etmek istiyoruz. Savaş Müslümanların galibiyetiyle sonuçlandıktan sonra Müreysî’ kuyusundan su çekerken muhâcirlerden ve Hz. Ömer’in ücretle tuttuğu seyisi Cehcâh ile ensardan Sinan b. Vebre arasında kavga çıktı; Cehcâh, Sinan’a birkaç defa vurdu. Bunun üzerine Sinan b. Vebre “Yetişin ey ensar” diyerek onları imdadına çağırdı. Cehcâh da “Yetişin ey muhâcirler” diyerek muhâcirleri imdada çağırdı. Neredeyse muhâcirlerle ensar birbirine girecekti. İleri gelen kimseler yatıştırıcı konuşmalar yaptılar. Duruma Hz. Peygamber müdahele ederek, bunun câhiliye halkının da’vâsı olduğunu söyledi ve “Bırakın bunu! Bu, kötü bir şeydir” buyurdu.[383]
Mustalikoğulları Gazvesi sonunda Hz. Âişe’ye yapılan iftira (İfk) olayına gelince, Hz. Peygamber bu sefere hanımı Âişe’yi de beraberinde götürmüştü. Savaştan sonra Medine’ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe devesinin mahmilinden inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan uzaklaştı. Dönüşünde gerdanlığının düştüğünü farketti ve onu aramaya çıktı. Tam o sırada, Hz. Âişe, devesinin üzerindeki hevdec adı verilen kapalı, yuvarlak ve üstü kubbeli kafesinin içinde bulunduğu sanılarak, orduya hareket emri verildi. Hz. Âişe geri döndüğünde ordunun konak yerinden uzaklaştığını gördü ve kendisini almaya gelecekleri ümidiyle beklemeye başladı; ve bu sırada uykuya daldı. Ordu gece vakti konakladığı ve hareket ettiği için[384] olayın bu şekilde meydana gelişi son derece tabiîdir. Öte yandan ordunun ardçısı Safvan b. Muattal, Hz. Âişe’yi gördü ve devesine bindirerek orduya yetiştirdi. Bu sefere katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey, derhal Hz. Âişe ile onu orduya yetiştiren şahıs hakkında iftiraya başladı. Mistah b. Üsâse, Hassân b. Sâbit ve Hamne bint Cahş gibi bazı Müslümanlar da onun iftirasına alet oldular. Hz. Âişe’nin aleyhinde konuşanlardan Hamne, Hz. Peygamber’in diğer hanımı Zeyneb’in kızkardeşi oluyordu. Bunu da Zeyneb’e olan sevgisinden dolayı yapmıştı. Fakat Zeyneb, Hz. Âişe hakkında kızkardeşiyle aynı görüşü paylaşmamıştır.
Hz. Âişe savaştan döndükten sonra bir ay kadar hasta yattı. Bu arada Hz. Peygamber’in ve Hz. Âişe’nin anne ve babasının, dedikodulardan haberi olmuştu; fakat kızlarına bundan bahsetmemişlerdi. Hz. Âişe, kendisine yapılan iftirayı tesadüfen öğrendi. Hz. Peygamber’in izniyle babasının evine gitti ve üzüntüsünden günlerce ağladı. Annesi onu teselli etmeye çalışıyordu. Böyle bir şeye ihtimal vermeyen ve bu iftiraya çok üzülen Hz. Peygamber halka yaptığı bir konuşmada, bazı adamların, ailesi hakkındaki tavrının kendisini rahatsız ettiğini, ailesinden iyilik gördüğünü, Safvân b. Muattal’a da iftira edildiğini, onu da iyi olarak bildiğini; evine ancak kendisiyle birlikte girdiğini açıkladı.[385] Hz. Âişe’ye güvenmesine rağmen, yine de tam emin değildi. Onu boşayıp boşamama konusunda Hz. Ali, Üsâme b. Zeyd ve diğer bazı kimselerle istişâre etti. Üsâme, isnadın yalan ve asılsız olduğunu, Hz. Âişe ve diğer aile fertleri hakkında iyilikten başka bir şey düşünmediğini söyledi. Hz. Ali ise çok kadın bulunduğunu, Hz. Peygamber’in, Âişe’nin yerine bir başkasıyla da evlenebileceğini söyledi.
İfk olayının meydana gelmesinden bir ay kadar sonra Hz. Âişe’nin suçsuz olduğunu bildiren âyetler nâzil oldu. Bu âyetlerde, yapılan dedikoduların tamamen asılsız ve iftira olduğu bildirildi; Hz. Âişe’nin namuslu olduğu haber verildi. Mü’minlerin bu olayı işittiklerinde iftira olarak değerlendirmeleri gerektiği hatırlatıldı ve bu şekilde hareket etmeyenlerin tavrı kınandı. Allah’ın, inanmış insanları, bir daha buna benzer bir tutumu tekrarlamaktan sakındırıp uyardığı açıklandı. İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir azap bulunduğu bildirildi.[386] Peygamberimiz masum olduğuna dair ayetlerin nâzil olduğunu Hz. Âişe’ye bildirdi. Hz. Âişe Allah’a hamdü senâda bulundu. Daha sonra Hz. Peygamber halka bir açıklama yaparak durumu bildirdi ve nâzil olan âyetleri okudu. İftiraya adı karışanlara had cezası uygulanmasını emretti.[387] Bunlardan Hassân b. Sâbit, Hz. Âişe hakkındaki bir kasidesinde onun namuslu olduğunu dile getirerek özür dilemiştir.[388]
Kur’an’da iftiranın kötü bir davranış olduğu vurgulanmaktadır. Her iftiraya uğrayan Hz. Âişe gibi şanslı da değildir. Çünkü iftiraya uğrayanın suçsuzluğu hakkında bundan böyle âyet nazil olmayacaktır. Fakat Kur’an-ı Kerim bu konuda uyulacak esasları ana hatlarıyla göstermiştir. Bilir-bilmez, şüphe üzerine, suçsuz insanlar hakkında tamamen tahmine dayanarak hüküm vermenin kötülüğü vurgulanmış ve ağır cezalar konulmuştur.
diyanetgov.tr
Hendek savaşında yaşanan olaylar ve bu savaşın sonucu
HENDEK SAVAŞI (Şevval 5 H./ Şubat 627 M.)
Mü’minler, müttefik düşman birliklerini gördüklerinde,
“İşte Allah ve Rasûlünün bize vâdettiği şey budur. Allah ve Peygamber doğru söylemiştir” dediler. Bu, onların imân ve teslimiyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı.”
(el-Ahzâb Sûresi, 22)
Bir taraftan karşı tarafa geçmeyi engelleyen derin ve uzun çukara”hendek” denir. Medine’yi savunmak üzere, çevresine hendek kazıldığı için bu savaşa, “Hendek Gazvesi” denildiği gibi, bir çok müşrik ve Yahûdî kabîlesi, Müslümanlara karşı birleştiği için” Ahzâb Harbi” de denilmiştir.
“Ahzâb”, “hızb” kelimesinin çoğuludur. Hizb, aynı düşünce, inanç ve kanaatı paylaşan insan topluluğu demektir.
Yahûdîlerin Müşriklerle İşbirliği
Medine’den sürülen Benî Nadîr Yahûdîlerinin reisleri, Hayber’e sağınmışları. Müslümanlardan öc almak istiyorlardı. Başta Ahtaboğlu Huyey olmak üzere, 20 kadar Yahûdî lideri 70 kişilik bir hey’et ile Mekke’ye gittiler.
-Müslümanlar gün geçtikçe kuvvetleniyor. Onlara kırşı birlikte hareket etmeliyiz. Biz savaş için hazırız. Medine’deki Benî Kurayzalı kardeşlerimiz de savaşta Müslümanları arkadan vuracak… diye müşriklere işbirliği teklif ettiler. Kendileri “ehl-i kitab” ve tek tanrı inancında oldukları halde, putperest müşriklere hoş görünmek için:
-”Sizin tuttuğunuz yol, (sizin dininiz) Müslümanlarınkinden daha doğru…”(227) dediler. Daha sonra Mekke dışındaki Gatafan, Esed, Kinâne, Süleym, Fezâre, Mürre, Eşca ve Eslem… gibi bedevi Arap kabileleriyle görüştüler. Hayber’in bir yıllık hurma mahsûlünü vermeği va’d ederek, onların da savaşa katılmalarını sağladılar.
Mekke’liler 300′ü atlı, 1500′ü develi 4000 kişilik bir kuvvet hazırladılar. Mekke dışındaki bedevî kabîlelerin katılmasıyla ordunun sayısı 10 bine ulaştı. Şimdiye kadar böyle bir kuvvet toplanmamıştı. Medine’yi basıp Müslümanlığı yok edeceklerdi. Ordunun başkomutanı Ebû Süfyân idi.
Medine Çevresine Hendek Kazılması
Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’deki hazırlıkları, Kureyş ordusu henüz hareket etmeden haber aldı. Ashâbını toplayarak, bu korkunç saldırıya nasıl karşı koyacaklarını istişâre etti. Müzâkere sırasında, aslen İranlı olan Selmân (Selmân-ı Fârisî):
-Yâ Rasûlallah, İran’da düşman saldırısından korunmak için, şehrin etrâfına, hendek kazarlar. Biz de öyle yapalım, dedi.
Esâsen Medine’nin üç tarafı, evlerin yüksek dış duvarları, yalçın kayalıklar ve sık hurmalıklarla çevrilmişti. Düşman saldırısına karşı, sadece kuzey yönü açıktı. Bu tarafa da, düşmanın geçemeyeceği derinlikte bir hendek kazılırsa, savunma kolaylaşırdı.
Arablarca bilinmeyen bu savunma şekli uygun görüldü. Saldırıya elverişli olan kuzey tarafda hendek kazılacak yer işâretlendi.
Rasûlullah (s.a.s.), ashâbını 10′ar kişilik gruplara ayırdı. Her grubun kazacağı kısmı belirledi. Mevsim kış, hava soğuktu. Esen rüzgâr, hendekte çalışanların ellerini ayaklarını âdeta donduruyordu. Medine’de kıtlık vardı. Müslümanlar üç gün bir şey yemeden aç çalıştılar.* Rasûlullah (s.a.s.) bile açlıktan karnı üzerine taş bağlamıştı.(228) Ashâbla birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzât toprak kazıyor, açlığa, soğuğa, yorgunluğa karşı gayretlerini artırıcı sözler söylüyordu. Bir ara, sert bir kaya çıkmış, kimse parçalayamamıştı. Rasûlullah (s.a.s.) hendeğe indi, ilk vuruşta, kayanın üçte biri koptu. Hz. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Şam’ın anahtarları verildi. Şu anda Şam’ın kırmızı köşklerini görmekteyim, dedi. İkinci vuruşta kayanın yarısı daha koptu.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Fars ülkesinin anahtarları verildi. Şu anda, Kisrânın beyaz köşklerini görmekteyim, buyurdu. Üçüncü darbede kaya, tamâmen parçalandı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Yemenin anahtarları verildi. Şimdi ben San’a’a’nın kapılarını görüyorum, buyurarak bütün bu ülkelerin pek yakında Müslümanların olacağını müjdeledi.(229) Münâfıklar, Rasûlullah (s.a.s.)’in bu müjdelerini, hayal sayıyorlardı.
“Münafıklar ve kablerinde hastalık olanlar: Allah ve Rasûlü bize sâdece kuru vaadlerde bulundular, diyorlardı.” (Ahzâb Sûresi, 12)
Açlığa, soğuğa ve her türlü sıkıntıya rağmen, yaklaşık 5,5 km, uzunlukta bir atın karşıya sıçrayamayacağı genişlik ve derinlikte kazılan hendek, düşman gelmeden önce, iki hafta içinde tamamlandı.
Müşriklerin Medine’yi Kuşatması
Müşrikler, Medine önünde, şimdiye kadar benzerini görmedikleri derin bir hendekle karşılaşınca, şaşırdılar. Bir hamlede Medine’yi alt üst edip, Müslümanları yok edeceklerini hayâl etmişlerdi. Bunun kolay olmayacağını gördüler. Hendek boyunca, aşağı-yukarı ilerlediler, geçecek bir yer bulamadılar. Sonunda, Kureyşliler hendeğin batı kısmına, Bedevî kabîleler de doğu kısmına karargâh kurdular. Böylece Medine’yi kuşattılar. (Şevvâl 5 H./Şubat 627M.)
Sıkıntılı Günler
10 bin kişlik müşrik ordusu karşısında, Müslümanların sayısı 3 bin kadardı.Yalnızca 36 atları vardı. Önlerinde hendek, arkalarında ise Sel‘ Dağı bulunuyordu. Ancak Benî Kurayza anlaşmayı bozar da müşriklerle işbirliği yaparsa, Müslümanlar çok tehlikeli bir duruma düşeceklerdi. Bu takdirde, Müslümanlar Hendek önünde düşmanla uğraşırken, Yahûdîlerin Medine’yi basıp, kadınları ve çocukları kılıçtan geçirmeleri mümkündü.
Karşılıklı ok ve taşların atılmasıyla başlayan kuşatma, aralıksız 27 gün sürdü. Müslümanlar açlık ve sefâlet içinde, zor ve sıkıntılı günler geçirdiler. Savaşın en tehlikeli bir ânında, Benî Nadir Reisi Ahtab oğlu Huyey’in teşvikiyle Benî Kurayza Yahûdîleri de anlaşmayı bozup, müşriklerle işbirliğine başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)’in nasihat için kendilerine gönderdiği Evs kabilesi Reisi Sa’d b. Muâz’ı dinlemediler. Düşmanlıklarını açıkça bildirdiler.
Müslümanlar, hendek önünde 10 bin kişilik müşrik ordusuna karşı durmağa çalışırken, bir yandan da, Medine’yi Yahûdîlerin baskınından korumak zorunda kaldılar. Böyle tehlikeli bir anda, münâfıklar da bozgunculuğa başladılar. Hem savaşı bıraktılar, hem de askerin mâneviyâtını sarsıcı propaganda yaptılar.(230)
Kuşatmanın uzayıp gitmesi, müşrikleri de usandırdı. Mevsim kış, havalar soğuktu. Esâsen onlar, böyle günlerce sürecek bir kuşatma için değil, bir kaç saatte sonuca ulaşılacak bir zafer için gelmişlerdi. İşi bir an önce bitirmek için bütün güçleriyle genel bir hücûma geçtiler. Bir taraftan Müslümanların üzerine ok yağmuru yağdırırken içlerinden (Dırâr, Cübeyre, Nevfel, Amr b. Abdivedd gibi) bir kaç tanesi de, elverişli bir yerden atlarıyla hendeği geçtiler. Bunların her biri, Araplar arasında bin kişiye denk sayılıyordu. En meşhûrları olan Amr b. Abdivedd mübâreze sonuda Hz. Ali tarafından öldürüldü; diğerleri kaçtılar. Nevfel kaçarken hendeğe düştü ve Hz. Ali’nin kılıcıyla can verdi.
Ertesi gün, savaşın en çetin günü oldu. Bir taraftan müşrikler, diğer taraftan Benî Kurayza Yahûdîleri hücûma geçtiler, aralıksız akşama kadar ok yağmurunu sürdürdüler. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar, o gün namaz kılmak için bile fırsat bulamadılar. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını, yatsıdan önce, tek ezanla, tertip üzere kazâ ettiler.(231)
Harb Hiledir
Gatafan Kabilesinden Nuaym b. Mes’ûd, bu sırada müslüman olmuştu. Bundan kimsenin haberi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.)’la gizlice görüşerek, müşriklerle Yahûdîlerin arasını açmak için izin istedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Harp hiledir*, yapabilirsen yap, buyurdu. Nuaym önce Benî Kurayza’ya gitti.
-Benim size olan dostluğumu bilirsiniz. Sizin için endişe ediyorum. Mekkeliler bu işten usandı, bırakıp giderlerse, Müslümanlar karşısında yapayalnız kalacaksınız. O zaman hâliniz nice olur? Onlardan bir kaç rehin isteyin, aksi halde yardım etmeyin… dedi. Sonra Ebû Süfyân’a geldi:
-Duydun mu, Benî Kurayza anlaşmayı bozduğuna pişman olmuş. Sizi bırakıp giderler diye, Müslümanlarla yeniden anlaşmaya başlamış. Sizden rehin alıp, onlara teslim etmeği vadetmiş, dedi. Ebû Süfyân esâsen Yahûdîlere pek güvenemiyordu. Ertesi gün, denemek için Yahûdîlerden yardım istedi. Yahûdîler hemen rehin istediler. Ebû Süfyân isteklerini kabûl etmeyince, her iki taraf da:
-Nuaym doğru söylemiş, dediler. Aralarında güven kalmadı. (232)
Rasûlullah (s.a.s.)’in Duâsı ve Kuşatmanın Sona Ermesi
Rasûlullah (s.a.s.), o sıkıntılı gün:
-Allah’ım, ey Kur’ân’ı indiren ve hesâbı tez gören Rabbım; Şu Arap kabîlelerini dağıt, topluluklarını boz, iradelerini sars. (233) diye duâ etti.
Duâsı bitince, Rasûlullah (s.a.s.)’in yüzünde sevinç eseri görüldü. Rabb’ımın yardım va’dini size müjdelerim, buyurdu. İşte o akşam, âyet-i celîle ve hadis-i şerifte bildirilen “sabâ rüzgârı” esmeğe başladı.(234) Fırtına ve kasırga çadırları söküp uçurdu, yemek kazanları devrildi, ocaklar söndü, develer ve atlar birbirine karıştı. Müşriklerin ağızları, burunları, gözleri toz-toprakla doldu. Karargâhları alt üst oldu. Ortalığı dehşet kapladı. Neye uğradıklarını bilemediler.
Müşriklerin mâneviyâtı iyice bozulmuştu. İçlerine korku düştü. Uzun süren ve hiç bir sonuç alınamayan kuşatmadan usanıp bezmişlerdi. Ebû Süfyân:
-”Ben dönüyorum, siz de gelin, diyerek devesine bindi. Mekke’nin yolunu tuttu. Diğerleri de onu izlediler.
Panik pek âni ve şuursuzca olmuştu. Bu yüzden, müşrikler pek çok techizât, gıda maddesi ve eşyayı toplayamadan çekildiler. Sabah olunca, Müslümanlar düşmandan kalan eşyâyı ve sağa-sola dağılan develeri toplayıp ordugâhlarına getirdiler. Ebû Süfyân’ın Yahûdîlerden aldığı 20 deve yükü hurma da ele geçen ganimetler arasındaydı. Böylece, Müslümanlar hem kuşatmadan, hem de açlık sıkıntısından kurtuldular.
Kur’an-ı Kerîm’de bu durum şöle anlatılmaktadır:
“Ey inananlar, Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular (Melekler) göndermiştik.” (el-Ahzâb Sûresi.9)
“Allah, kâfirleri hiçbir zafer elde edemeden, kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta mü’minlere Allah’ın yardımı yetti. Allah yegâne kuvvetli ve galib olandır.” (el-Ahzâb Sûresi, 25)
Bu savaşta, müşriklerden 4 kişi ölmüş, Müslümanlardan 5 kişi şehid düşmüştür.
Savaştan sonra Rasûlullah (s.a.s.):
-”Bundan sonra sıra bizde. Müşrikler artık üzerimize gelemeyecek, biz onların üzerine gideceğiz.” buyurdu.(235) Gerçekten de öyle oldu.
Hendek savaşı ve savaşa etken olan sebepler
Hendek Savaşı
Hicretin 5. senesi, 29 Şevval. Milâdî 24 Ocak 627. Uhud Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muhârebesi, İslâmî gelişmenin önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynamış mühim muhârebelerden biridir. Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla, Resûli Ekremin Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek Savaşı adını alan bu muhârebenin bir diğer adı da Ahzabdır.
Bu adı, Kureyş müşrikleri ile birlikte, Yahudiler, Gatafanlar ve daha bir çok Arap kabilesi ve topluluklarının Medine üzerine yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır
.Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudî kabilelerinden biri olan Benî Nadiri Medineden sürmüştü. Onlar da Kuzeye giderek Hayber, Şam ve Vadil-Kura gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi. Bunlar Medineden kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde menfî propaganda ve tahriklerde bulunmak, civar halkını Müslümanlar aleyhine kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
Benî Nadir Yahudilerinin kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de işte bu Hendek Muharebesidir.
Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Resûlullah ve Müslümanların vücûdunu ortadan kaldırmak fikrini bu Yahudîler ortaya attılar. Zaten, Kureyş müşrikleri de böyle bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşebbüse her zaman hazır bulunuyorlardı. Zira, onlar Uhud Savaşından galip çıkmalarına rağmen, İslâmî gelişmeyi durduramadıklarının Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel olamadıklarının ve Resûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasını genişlemesine mani olamadıklarının çok iyi farkında idi.Ticâret yollarının hemen hemen bütünü kapanmış durumdaydı.
1 İktisâdî yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri içinde, Medinedeki İslâm Devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini taşıyorlardı.
Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Resûlullahın bayraktarlığını yaptığı iman ve İslâm hareketini yerinde boğma teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi Benî Nadir Yahudîlerinin liderleri durumunda olanlardan geldi.Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, Siz bu işte samimi misiniz? diye sordu.Dessas Yahudîler, Evet, dediler, biz Muhammedle çarpışma hususunda sizinle anlaşalım diye geldik.Ebû Süfyan bundan gayet memnun oldu ve bu memnuniyetini şöyle ifâde etti.Öyle ise hoş geldiniz, safâ geldiniz! Muhammede düşmanlıkta bize yardımcı olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir.Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu.Ama dedi, siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyeceğiz.
Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudî heyeti, derhal putlar önünde secdeye vardılar.Böylece Medine üzerine yürüyüp, Hz. Muhammedin bayraktarlığını yaptığı imân ve İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.Yahudîlerin, bile bile hakkı gizlemeleri.
Mekkeye gelen heyet, Yahudî âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler, hazır ayağa gelmişken onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı. Kendi aralarında, Gelenler bilgi sahipleri ve ehli kitaptırlar. Biz mi, yoksa Muhammed mi daha doğru yoldadır, bunu kendilerine bir soralım dediler.Bunun üzerine Ebû Süfyân, onlara, Ey Yahudî cemâatı dedi, sizler, kendilerine ilk semavî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz.Muhammedle anlaşamadığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz. Bizim yolumuz mu, onun dini mi daha hayırlıdır?
Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudîler, Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız demekte tereddüt göstermediler.Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhal bu kararların tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.
Yahudîlerin müşriklere söyledikleri, gerçek dışı beyanlardı. Hakkı bile bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen âyet-i kerimelerde meâlen şöyle buyuruldu
Görmedin mi kendillerine Tevrattan ilim verilen o kimseleri ki, Allahtan başka ibâdet olunan bâtıl ilâhlara ve tâğuta îmân ederler ve kâfirler için Bunların yolu müminlerin yolundan daha doğrudur derler. Onlar Allahın lânetlediği kimselerdir.
Kaynak :İslam Tarihi
Uhud savaşında Müslümanların mağlubiyet sebebi ve hikmet açısı
Uhud Savaşı`nda Müslümanların mağlubiyet sebebi, Al-i İmran Sûresi 152 ve 165. ayetlerde işaret edildiği gibi, okçuların mevzilerini terk etmeleridir. Hz. Peygamber`in emrine muhalefet, birden savaşın seyrini değiştirivermiştir.
Bununla beraber, bu mağlubiyete hikmet noktasından baktığımızda karşımıza şu ayet-i kerime çıkar:
“Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler… onları biz insanlar arasında çevirip dururuz. ( kah bir kavme, kah ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine). Allah inananları ortaya çıkarmak sizden şehitler edinmek için (zamanı kah lehinize, kah aleyhinize çevirmektedir) Allah zalimleri sevmez.” ( Al-i İmran, 140)
Bu ayette buyurulduğu gibi, Allah Müslümanların ihlasını ve samimiyetini ölçmek, müminlerden Hz. Hamza ve Mus’ab Bin Umeyr gibi güzide sahabeleri şehadet mertebesine eriştirmek ve bilemeyeceğimiz binlerce hikmetlerden dolayı mağlubiyet vermiştir.
Ayrıca bu savaşta, mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlub olmuşlardır. Müşrikler içinde, o zamanda sahabe safında bulunan büyük sahabelere mukabil gelecek Hz. Halid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan gelecekleri noktasından büsbütün izzetlerini kırmamak için hikmet-i İlahiye gelecekteki hasenatlarının peşin bir mükafatı olarak mazide onlara galibiyet vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamıştır.( Nursi, Lem`alar, s. 29)
Uhud`daki müşriklerin reisi Ebu Süfyan, müslümanların mağlub olmasına en büyük sebeb olan Halid b. Velid gibi nice kimseler, Hudeybiye Barışı`ndan itibaren İslam`a girmeye başlamışlardır.
Şadi Eren (Doç.Dr.)
Uhud savaşı,bu savaşta yaşananlar ve savaşın sonuçları
Uhud savaşı (H. 3/M. 625)
Hicret’in üçüncü yılında Uhud dağı civarında müşriklerle yapılan savaş.
Uhud savaşından önce Kureyş’in öfkesi kabarmış, kin ve intikam duyguları artmıştı. Bedir’de yakınlarını kaybeden Utbe kızı Hind “.. Muhammed’le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed’le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok!” diyordu.Ebu Süfyan ve başkaları da buna benzer şekilde and vermişlerdi. Ebu Süfyan’ın yürüttüğü kervanın malları Daru’n-nedve’de topluca durmaktaydı. Müşriklerin ileri gelenleri, herkese katılma payını verdikten sonra geri kalan kâr ile güçlü bir ordu hazırlanmasına karar verdiler.
Onlara göre Müslümanlar Kureyş büyüklerini öldürmüşlerdi, onların intikamını almak gerekliydi. Bedir’de yakınları öldürtücüler karalar giyinmiş vaziyette kabileler arasında dolaşıyor, şairler mersiyeler söyleyerek Araplar savaşâ teşvik ediyorlardı.
Putperest Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılmasıyla 3000 kişilik bir askerî kuvvet hazırladılar. Bu kuvvette 700 zırhlı, 200 atlı süvari, 3000 deve vardı. Aralarında, başta Ebu Süfyan’ın karısı Hind olduğu halde 14 tane de kadın vardı. Bedir’de babasını ve öteki yakınlarından bazılarını kaybetmiş olan Hind’in kalbini iğrenç bir intikam duygusu bürümüştü.
Amcası Abbas (r.a) Hz. Muhammed (s.a.s)’i çok severdi. Bu sebeple bir mektup yazarak Kureyş’in savaş hazırlıklarını yeğenine bildirdi. Peygamberimiz (s.a.s) amcasından gelen mektubu okuttu ve mektupta bildirilen haberi gizli tutarak keşifçiler gönderdi. Keşifçilerin getirdiği haberler mektupta amcasının bildirdiklerine aynen uyuyordu. Düşman büyük bir ordu hazırlamıştı ve Medine’ye doğru ilerliyordu.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashabıyla görüştü. Resulullah (s.a.s) düşmanı şehrin dışında karşılamayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat özellikle Bedir savaşına katılan gaziler hakkında nazil olan övücü ayetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı:
Resulullah (s.a.s) ashabın isteklerini kırmayarak düşmanı karşılamak üzere kılıcını kuşandı, zırhını giydi. Münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül şehrin içinde kalınarak savunma yapılmadığını bahane ederek 300 kişilik kuvvetini geri çekti. Gayesi savaşmak değildi. Müslümanları düşman karşısında güçsüz bırakmak istiyordu. Böylece Müslüman ordusunun mevcudu 1000′den 700′e düşmüş bulunuyordu.
İslâm Ordusunun Harp Alanına Hareketi
Düşman, Medine’nin yegane açık sahası olan kısımdan içeriye sızarak karargâhını Uhud dağının Medine’ye bakan eteklerinde kurmuştu. Resulullah (s.a.s) 700 Müslümanla Cumartesi sabahı Uhud dağına ulaştı. Sırtını dağa vererek karşıdaki çorak arazide yer tutan düşmana karşı saf tuttu. Düşmanın düşüncesi Müslüman ordusunu mağlub ettikten sonra şehri yağmalamaktı. Bunun için Medine’nin yakınında Uhud önleri savaş sahası seçilmişti.
Resulullah (s.a.s) Bedir’de olduğu gibi bu savaşta da İslâm ordusunu savaş düzenine göre yerli yerine yerleştirdi, düşmanın sızabileceği, kuşatma yapabileceği geçit ve gedikleri de okçularla korudu ve özellikle ordunun sol tarafındaki dağın vadisini beklemek üzere Abdullah b. Cübeyr kumandası altında elli kişilik, okçu birliğini bıraktı ve “Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayınız. ” diye tembihte bulundu.
11 Şevval 3 (27 Mart 625) Cumartesi günü savaş teke tek vuruşmalarla başladı; Hz. Ali, Hz. Hamza ve öteki İslâm savaşçıları hasımlarını öldürdüler. Sonra savaş kızıştı. Resulullah (s.a.s) almış olduğu askerî tedbirler ve uygulamış olduğu planlar sayesinde ilk safhada Müslümanlar galip geldiler.
HZ. HAMZA’NIN ŞEHİD EDİLMESİ
Resulullah (s.a.s)’in amcası Hz. Hamza kükremiş bir arslan gibi düşmana kılıç sallayarak ilerliyor, hasımlarını kırıp geçiriyordu. Diğer Müslümanlar da ellerinden gelen çâbayı gösteriyorlardı. Düşmanlar da olanca gayretleriyle kılıca sarılmalarına rağmen bozguna uğramaktan kendilerini kurtaramadılar. Tef çalarak askerlere moral veren düşman kadınları bile korku içinde dağ yamacına tırmanmaya, kaçmaya başladı. Bununla beraber henüz kesin netice alınmış değildi; düşmanın hızlı bir şekilde takibi ve dönmeyeceği bir noktaya kadar kovalanması gerekiyordu.
Halbuki bu inceliği ve harp usulünün bu yönünü bir an unutarak gaflete düşen ve dünyalığa meyleden Müslümanlar kılıçlarını bırakıp ganimet toplamaya koyulmuşlardı. Ordunun gerisindeki vadiyi bekleyen elli okçu da kumandanlarının ısrarlarına rağmen Resulullah (s.a.s)’in kesin emrini unutarak “Kardeşlerimiz üstün geldi, biz niye bekleyelim” diyerek yerlerinden ayrıldılar, ganimet toplamaya giriştiler.
İşte bu sırada böyle bir anı gözetlemekte olan 200 kişilik düşman süvari birliği komutanı Halid b. Velid az sayıdaki İslâm okçusunun kaldığı geçidi rahatça ele geçirerek İslâm ordusunu arkasından vurmaya başladı. Bunu gören müşrikler geri döndüler ve yeniden hızlı bir saldırıya giriştiler. Böylece Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar, üstünlüğü sağlamışken dünyalığa dalmaları ve Peygamber’in emrini çiğnemeleri yüzünden zor durumlara düştüler. İşte bu safhada Hazma (r.a) Ebu Süfyan’ın karısı Hind’in kölesi Vahşi tarafından mızrakla vurularak şehid edildi. Resulullah (s.a.s)’in Hicretten evvel Medine’ye tayüz ettiği ilk öğretmen Mus’ab b. Umeyr (r.a) de bu esnada şehid düşenler arasındaydı.
Mus’ab (r.a) sima itibariyle Resulullah’a benzediğinden şehit düştüğünde, onu şehit eden kimse Resulullah (s.a.s)’i öldürdüğünü haykırıyordu. Bu durum Müslümanların daha da dağılmasına sebep oldu. Ancak kısa zaman sonra Resulullah (s.a.s)’in sağ olduğu anlaşıldı. Uhud dağının hemen eteklerinde bulunan Resulullah(s.a.s)’in çevresi büyük çarpışmalara sahne oldu. Müslümanlar onun etrafında dönüyorlar gerektiğinde kollarını, bacaklarını kalkan yerine kullanıyorlardı, Hz. Talha bu yolda kolunu kaybetmişti. Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’a ise Resulullah ok veriyor ve: “Anam babam fedâ ol sun, at yâ Sa’d” diyor; oklarının isabet etmesi için Allah’a dua ediyordu. Müşrikler Resulullah (s.a.s)’ı öldürmek için hücum ettikçe Müslümanlar onun çevresinde giderek çoğalmışlar ve çetin bir savunma hattı kurmuşlardı.
Düşman bu hattı yaramayacağını anlayınca geriye çekilmek durumunda kaldı ve böylece savaş üçüncü safhada denk bir duruma geldi. Ebu Süfyan karşı dağa, Resulullah (s.a.s)’da Uhud’a doğru tırmandı ve bugün hâlâ ziyaret edilen mağarada dinlendi. Resulullah (s.a.s)’ın dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Kızı Fatma onu tedavi etti. Ebu Süfyan ile Hz. Ömer’in karşılıklı konuşması da bu esnada cereyan etmişti.
Kureyşli müşrikler bu savaşta o kadar vahşiyane şeyler yapmışlardı ki, belki tarihte benzerine az rastlanırdı. Müslümanlar bu savaşta 70 şehid vermişlerdi. Düşmanlar özellikle de müşrik kadınlar şehid Müslümanların burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı. Ebu Süfyan’ın karısı Hind ve öteki bazı müşrik kadınları Müslüman şehidlerin organlarından yaptıkları gerdanlıkları boyunlarına takmışlardı. Ayrıca Hind, Hz. Hamza’nın ciğerini çıkartarak ağzında çiğnemek iğrençliğini gösterebilmişti.
Uhud’tan ayrılan Ebu Süfyan bir süre sonra geri dönerek Medine’ye saldırmak ve başladıkları işi tamamlamak isteğine kapılmıştı. Esasen böyle bir durumu, Resulullah (s.a.s) tahmin etmiş, 70 şehid ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi Pazar günü düşmanı takibe karar vermişti. Resulullah (s.a.s) 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. Kadar müşrikleri takibetti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Müslüman olmadığı halde Müslümanların dostlarından olan Huzaa kabilesinden Mabed-i Huzâî, Resulullah (s.a.s)’i gördükten sonra Ebu Süfyan’a giderek onun arkadaşlarıyla birlikte savaş için geldiklerini söylemiş, Ebû Süfyan da yeni bir vuruşmayı göze alamayarak Mekke’ye gitmiş ve Medine’ye saldırmaktan vazgeçmişti. Böylece Müslümanlar, bu savaşta birinci safhada üstünlük sağlamışlar, gaflet ve dikkatsizlik neticesinde ikinci safhada ilahî bir imtihana uğratılarak mağlubiyet acısı kendilerine tattırılmış, fakat üçüncü safhada durum denkleşmişken Resulullah (s.a.s)’in cesaretle takibi neticesinde düşman korkutulmuş ve üstünlük tekrar Müslümanlara geçmişti.
SAVAŞTAN BAZI İLGİNÇ TABLOLAR
Enes b. Mâlik diyor ki: Amcam Enes b. Nadr’ı Uhud meydanında öldürülmüş olarak bulduk; üzerinde 80 kadar kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler işkence yapmış olduklarından, kimse onu tanıyamadı, yalnız kız kardeşi parmaklarından tanıdı. Biz şu ayetin amcam ve benzeri hakkında inmiş olduğunu sanıyoruz: Müminlerden bir çok kimseler Allah’a vermiş oldukları sözlerini yerine getirdiler” (el-Ahzâb, 33/23).
Hz. Hamza’nın kız kardeşi, Müslümanların bozguna uğradığı haberini alınca Medine’den savaş alanına gelmişti. Bunu farkeden Resulullah (s.a.s) Hz. Zübeyr’e, Hamza’nın cesedinin parçalanmış vaziyette ona gösterilmemesini tenbih etmişti. Bunu hisseden Safiyye, “Kardeşimin şehid olduğunu biliyorum. Allah yolunda böyle fedakarlıklar her zaman gerekir” demiş ve parça parça edilmiş kardeşinin cesedini görünce de, Hepimiz Allah’ın mülküyüz ve O’na döneceğiz”demek suretiyle büyük bir teslimiyet örneği gösterebilmiştir.
Ensar’dan bir kadın da savaşta babasını, kardeşini ve kocasını kaybetmişti., Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)’in sağ olup olmadığını soruyordu. Onun sağ olduğunu öğrenince; “Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!” demişti.
İslâm şehidleri ikişer ikişer toprağa verildiler. Tablo göz yaşartıcı idi.
Hz. Hamza (r.a) kaftanı ile toprağa veriliyordu. Hz. Peygamber’in hicretten önce Medinelilere İslâmî öğretmesi için tayin ettiği ilk öğretmen Mus’ab b. Umeyr (r.a) toprağa verilirken üzerindeki elbise kısa gelmişti. Göğüs tarafına örtülünce alt kısmı, alt kısmına örtülünce de göğüs kısmı açıkta kalıyordu. Resulullah (s.a.s) örtünün alt kısmına örtülmesini üst kısmına da izhir denilen kokulu otlardan konulmasını emir buyurmuştu.
RESULULLAH (S.A.S) UHUD ŞEHİDLERİ HAKKINDA ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:
“Uhud harbinde kardeşleriniz şehit olunca Allah Teâlâ onların ruhlarını bir takım yeşil kuşların içlerine koymuştur. Bunlar Cennet ırmaklarına gelirler, içerler ve Cennet meyvelerinden yerler. Sonra bu kuşlar, arşın gölgesinde asılı bulunan altın kandillere konup tünerler. Şehid ruhları artık böyle mesut bir hayata erişince; bizim cennetteki bu halimizi dünyadaki kardeşlerimize kim bildirir ki, onlar da bilsinler de cihatdan çekinmesinler demişlerdi”