‘Peygamber efendimiz (s.a.v)in Savaşları’ Kategorisi

PostHeaderIcon Tebük seferi nasıl gerçekleşmiştir ve bu seferde neler yaşanmıştır?

Hz. Peygamber (asv)’in Hicretin dokuzuncu yılında, Şam’da toplanan kırkbin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e kadar sevkettiği en son ve en güçlü askerî hareket.

Tebük Arap yarımadasının kuzeyinde Medine ile Şam’ın ortasında bir yerin adıdır. Suyu ve hurmalığı olan bir yerdir. Bu savaş yolculuğunun son ucu burası olduğu için “Tebük Gazası” adı ile anılmıştır. Bu seferde savaş olmamış, fakat en güçlü bir İslâm ordusu techiz edilmiş, böylece askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanılmıştır.

Seferin nedeni: Bizans İmparatoru Heraklius’a bir mektup yazan Suriye’li Hristiyanlar, Muhammed’in öldüğünü, Müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını, üzerlerine asker gönderilirse, onları kendi dinine katmanın tam zamanı bulunduğunu bildirdiler (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VI, 191). Bunun üzerine Heraklius silahlandırdığı kırk bin kişilik askeri bir gücü Kubad’ın komutası altında yola çıkardı. Cüzam, Lahm, Gassân ve Âmile adını taşıyan Arap kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecek!eri haberi Medine’ye ulaştı. Zaten Allah’ın elçisi kuzey sınırından güvende değildi. Böyle bir askerî harekât hazırlığını öğrenince genel seferberlik ilân etti. Allah’ın Resulu (asv) diğer gazvelerde genellikle seferin nereye olacağını gizli tutarken bu defa Bizans ordusuna karşı bir sefer düzenleneceğini açıklamıştı. Çünkü gidilecek yer uzak, havalar sıcak ve kurak, düşman güçlü idi. Ordunun buna göre hazırlık yapması gerekiyordu. Mekke’den ve diğer Arap kabilelerinden asker toplamak için de görevliler çıkarılmıştı.

Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları bu seferi “güç ve zor bir sefer” haline getirmişti. Bu yüzden seferin rastladığı zamana Kur’an-ı Kerim’de “Sâatü’l-usre” (güçlük zamanı) denilmiş, bu sefere de Kur’an dilinden alınarak “Gazvetü’l usre (zorluk gazâsı)” adı verilmiştir. Bu sefere katılan orduya da “Ceyşü’l-usre (Güçlük ordusu)” denilmiştir (bk. et-Tevbe, 9/117; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc ve Şerh, Kamil Miras, 6. Baskı, Ankara 1983, X, 408, 409; İbn İshak, İbn Hişam, es-Sîre, IV, 161; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 75; Vâkıdî, Meğâzî, III, 991).

Hz. Peygamber (asv) savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, ürünün hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmesi yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa isteksizlik vardı. Ashab-ı kiramın ağır davranması dikkati çekmişti. Bu yüzden Allah’u Teâlâ müminleri şöyle uyardı:

“Ey iman edenler! Size ne oluyor da: Allah yolunda cihata çıkın, denildiğinde, bazılarınız ağırdan alarak, bulunduğunuz yerden kımıldamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahireti bırakıp, sadeœ dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçici zevki ahiret saadeti yanında pek az ve değersizdir.” (Tevbe, 9/38).

Devamı ayetlerde, eğer bu cihata çıkmazlarsa can yakıcı bir azapla karşılaşacakları, bunun zararının Allah’a değil kendilerine olacağı, Allah’ın Resulune yardım etmeseler bile, Allah’ın O’na yardım edeceğini, nitekim Mekke’den hicret ederken de Resulullah’a yardım edildiği, mağarada da o, arkadaşına; “üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyordu, böylece Allah’ın Resulune emniyet ve güven verdiği, şimdi de aynı yardımı yapabileceğini bildirdi (Tevbe, 9/39, 40).

İİslâm toplumu şu ayetle topluca cihata çağrıldı:

“Ey müminler! Güçlünüz, zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”(Tevbe, 9/41).

Sahabenin Orduya Yardımları:

Hz. Peygamber her gün minberine oturur ve “Allahım! Sen şu bir avuç İslâm toplumunun yok olmasına fırsat verirsen, artık yeryüzünde sana ibadet olunmaz” diyerek yalvarır ve müminleri mallarıyla ve canlarıyla cihata teşvik ederdi. Bunun üzerine servet sahibi müminler orduya yardım getirmeye başladılar.

Hz. Ömer bu sefere dörtbin dirhem gümüş para (beş dirhem yaklaşık bir koyun bedeli) getirmiş ve Hz. Peygamber’in “Geride ne bıraktın?” sorusuna “malımın yarısını” diye cevap vermiştir (İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 326-327; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, 2. baskı, İstanbul, t.y., IX, 156, 157). Hz. Ebû Bekir de dörtbin dirhem getirince, Allah elçisinin “Aile fertleri için ne bıraktın?” sorusuna; “Onlara Allah ve Resulunü bıraktım” diye cevap verince, bunu işiten Hz. Ömer hayır yarışında Ebû Bekir’i geçemeyeceğini belirterek ağlamıştır (Vakıdî, Meğâzî, III, 991; İbnü’l-Esîr a.g.e., III, 327).

Abdurrahman b. Avf da sekizbin dirhem sermayesinin yarısını getirince Allah elçisi; “Allah senin getirip verdiğini de, ev halkın için ayırdığını da bereketlendirsin” (Vâkîdî, Meğâzî, III, 991; Taberî, Tefsir, X, 197) diye dua etmiştir.

Hz. Osman ise ordunun techizinde en büyük yardımı yapmıştı. O, üçyüz deve, yüz at bağışlamış, ayrıca bin altın lirayı Resulullah’ın kucağına dökünce, Allah elçisi; “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan râzıyım, sen de razı ol” diye dua etmiş ve Osman’ın bundan sonra olmuş olacak şeylerden bir sorumluluğunun bulunmayacağını bildirmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 75; Vâkıdî, a.g.e., III, 991; İbn Ishak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 161). Ayrıca Hz. Osman’ın birer altın sarfı ile onbin askeri techiz ettiği, su içtikleri kapların ağız bağlarına ve askı iplerine kadar sağlanmadık ihtiyaçlarının bırakmadığı nakledilmiştir. (Vâkıdî, Megâzî, III, 991; Belâzurî, Ensâbü’l-Eşraf, 1, 368).

Malî durumu zayıf olanlar da ellerinden gelen yardımı yapıyorlardı. Hz. Peygamber; “Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine şahitlikte bulunacaktır” buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiş, siyah, hor görünüşlü bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmişti. Ebû Ukayl iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiş, bir ölçeğini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştı. Hz. Peygamber onun için de hayır ve bereketle dua etti (Taberî, Tefsir, X, 194, 195).

Başka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihata hiçbir katkısı olamayışından çok üzgündü. Gece namazından sonra Allah’a niyazda bulundu, imkânlarının olmayışından yakındı. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta’ı Hz. Peygamber’e getirdi. Bu da sadakalara karıştırıldı. Ertesi gün Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu davet etti ve şöyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı, kudreti elinde bulunan Allah ‘a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların Divan’ına yazıldın” (İbn Kayyim, Zâdu’l-Meâd, Mısır 1390/1970, III, 4; Vâkıdî, a.g.e., III, 994; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 500).

Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmuyorlardı. Ümmü Sinan el-Eslemiyye şöyle anlatır: “Hz. Âîşe’nin evinde Resulullah (s.a.s)’ın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak bir takım kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabilecek bir takım şeyler bulunuyordu” (Vâkıdî, Meğâzî, III, 991, 992).

Tebük Seferi ve Münafıklar:

Münafıklar müminleri başarıya götürebilecek her önemli işte olduğu gibi gerek Tebük gazvesi hazırlıkları ve gerekse yolculuk sırasında bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar.

Münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selül; “Muhammed Roma devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum” diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışıyordu (Ahmet Cevdet Paşa, Peygamberlerin Kıssaları ve Halifelerin Tarihleri, İstanbul 1977, I, 206).

Münafıklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadığı halde Tebük seferine katılmamak için Hz. Peygamber’den izin istediler. Allah’ın Resulu seksenden fazla münafığa izin verdi. Kimi münafıklar da ganimet almak için Tebük ordusuna katılmış ve gittikleri yerlerde bozgunculuk yapmaktan geri durmamışlardır (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, 160 vd.; Taberî, Tarih, III, 142 vd.; Vâkıdî, Megâzî, III, 995; et-Tevbe, 9/66).

Orduya özürsüz katılmayan münafıklarla ilgili çeşitli ayetler indi. Bazıları şunlardır: “Onlardan bazısı peygambere: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” diyordu. Bilin ki onlar zaten fitne içine düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır” (et-Tevbe, 9/49). “Cihatdan geri kalanlar, Allah’ın Resulune muhalefet ederek oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmeyi hoş görmediler. “Bu sıcakta savaşa çıkmayın ” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır”. Keşke bilseydiler. Yaptıklarının cezası olarak, artık az gülsünler çok ağlasınlar” (et-Tevbe, 9/81, 82; ayrıca bk. 9/42-48, 63-64, 79, 83, 86, 87, 90, 93-96).

Yahudi Süveylim ‘in Evinin Yakılması:

Münafıklardan bazı kişilerin Yahudi Süheylim’in Casum mevkiindeki evinde toplanıp, Tebük gazasına çıkacak halkı Hz. Peygamber’in etrafından dağıtmak üzere toplandıkları haber alındı.

Bunun üzerine Allah elçisi Talha b. Ubeydullah’ı (ö. 36/656) bazı sahabelerle birlikte onlara gönderip Süveylim’in evini ateşe vererek üzerlerine yıkmasını emretti. Emir yerine getirildi. Dahhâk b. Halîfe evin damından atlayınca ayağı kırıldı. İbn Übeyrık ve arkadaşları ise damdan atlayıp kaçtılar (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 160; Diyarbekri, Hâmis, II, 124).

İhmalcilik Yüzünden Sefere Katılmayan Müslümanlar:

Mümin oldukları halde ihmalcilik yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştu. Bunlar: Kâ’b b. Mâlik, Mirâre b. Rabî’ ve Hilâl b. Ümeyye (r. anhüm) idi.

Kâ’b b. Mâlik; Akabe’de Hz. Peygamber’e bey’at etmiş, Bedir dışında tüm gazalara katılmıştı. Tebük seferine katılmak için her türlü imkâna sahip olduğu halde sırf ihmalciliği nedeniyle bu gazaya katılamadığını şöyle belirtmiştir: “Hz. Peygamber bu gaza için hazırlanmaya başladılar. Ben de onlarla birlikte yol hazırlığını görmek üzere sabahleyin evden çıkıp dolaşır, hiç bir iş görmeden akşam üzeri döner, gelirdim. Kendi kendime; hazırlanmak için çok vaktim var, derdim. Bu ihmalcilik bende sürdü gitti. Sonunda Resulullah ve ashabı birden yola çıkıverdiler” (Vâkıdî, Meğazî, III, 997, 998).

Diğer iki sahabe de benzer ihmal içinde olup gecikmişler ve sefere katılmamışlardı. Ancak daha sonra bu üç sahabe ruhen çok daraldı ve dünya kendilerine dar geldi. Onların bu sıkıntısı Kur’an-ı Kerîm’de şöyle açıklanır: “Ve savaştan geri kalan o üç kişinin tövbesini de kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği, ruhları son derece sıkıldığı, Allah’tan başka bir sığınak olmadığını anladıkları zaman tövbe etsinler diye, Allah onları bağışlamıştı. Şüphesiz ki, Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır” (et-Tevbe, 9/118).

Özür Nedeniyle Sefere Katılamayanların Ecre Ortak Oluşu:

Ashab-ı kiramdan meşrû özürleri yüzünden Tebük gazvesine katılamayanların, katılan askerlerin kazandığı tüm ecre ortak oldukları hadis-i şerifle sabittir.

Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayete göre Hz. Peygamber Tebük seferi sırasında şöyle buyurmuştur: “Medine’de bir topluluk kalmıştır ki, biz bir dağ yolunda, bir vadide her yürüyüşümüzde, onlar da bizimle birliktedirler. Ashap: Yâ Resulullah, onlar nasıl bizimle birlikte olur?” diye sorunca da; “Onları burada bulunmaktan (hastalık, gücü yetmemek gibi) meşrû özürleri menetmiştir” (Buhârî, Cihâd, 140, Temennî, 9, Menâkıbu’l-Ensâr, 1, 3, Megâzî, 56; Müslim, Zekât, 133, 136136; Tirmizî, Menâkıb, 65; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarîh, VIII, 299, 300)

Tebük’e Büyük Yolculuğa İmkân Bulamayanların Ağlayışı:

Varlıklı sahabelerin yardımı ile ihtiyaçlı gaziler techiz ediliyor, fakat sayı çok fazla olduğu için bu yardım da yetişmiyordu. İslâm tarihinde “ağlayanlar” diye anılan yedi kişi Resulullah (s.a.s)’a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirdiler. Hz. Peygamber’in kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bunlar Salim b. Umeyr, Ulbe b. Zeyd, Ebû Leylâ el-Mâzinî, Seleme b. Sahr, Irbâd b. Sâriye; bir rivâyete Abdullah b. Muğaffel ve Ma’kıl b. Yesâr veya Amr b. Gunme (r. anhüm)’dür. Onların bu hali Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verilir: “Cihada çıkabilmek için binek vermen için sana geldikleri vakit: “Size verecek bir binit bulamıyorum” dediğinde, savaş araç ve gereçleri bulamadıklarını üzülüp gözleri yaşla dolu olarak geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur” (et-Tevbe, 9/92).

Bunun üzerine bu yedi mücahidden ikisine İbn Yamin, ikisine Hz. Abbas b. Abdilmuttalib, üçüne de Hz. Osman binit sağlamıştır (İbn İshak, İbn Elisâm, Sîre, IV, 161, 162; Vâkıdî, Megâzi, III, 994; Taberî, Tarih, III, 143).

Tebük Yolculuğunun Başlaması:

Hz. Peygamber (s.a.s) Tebük gazasını Medîne’den Hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Çünkü O, cihada perşembe günü çıkmayı severdi. Bu, Resulullah (s.a.s)’ın sonuncu gazası oldu.

Medine’de vekil bırakılan Hz. Ali için münafıkların “Muhammed, Ali’yi onda görüp hoşlanmadığı bir şey için geri bırakmıştır” gibi dedikodular yapması üzerine, Hz. Ali silahlanıp Cürf mevkiinde Hz. Peygamber’e yetişti. Resulullah’ın geliş nedenini sorması üzerine hakkındaki dedikodudan söz etti. Hz. Peygamber;

“Onlar yalan söylemişlerdir. Ben seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Hemen geri dön, gerek benim ev halkım ve gerekse senin ev halkın içinde vekilim ol. Sen bana göre, Musa’ya göre Harun’un durumunda olmak istemez misin? Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” 

dedi. Hz. Ali; “Ey Allah’ın elçisi öyledir” diye cevap verdi ve Medîne’ye geri döndü” (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 163, İbn Sa’d, Tabakât, III, 24 25, Taberî, Tarih, III, 144, İbnü’lEsîr, el-Kâmil, Beyrut 1385/1965, II, 278).

Hz. Peygamber’in komutasındaki onbin kişilik İslâm ordusu Medine’den Tebük’e kadar onsekiz yerde konakladı, ondokuzuncu konaklama yeri Tebük oldu. Bu konaklama yerlerinde namaz kılınan yerler günümüzde de adlarıyla mescit olarak bilinmektedir. Zülhuşub, Feyfâ, Zülmerve, Rak’a ve Vâdilkurâ mescidleri gibi .

Yolculuk sırasında ve konaklama yerlerinde pek çok ibretli ve hikmetli olaylar vuku buldu. Allah’ın elçisi yol boyunca öğütlerini sürdürdü. Bunlardan bazıları şunlardır:

1) Sekizinci konaklama yeri olan Hicr’da olanlar:

Hicr, Semûd kavminin yaşayıp helâk olduğu yerdir. Salih Peygambere isyan eden bu topluluğu Yüce Allah korkunç bir haykırışla helâk etmişti (bk. el-A’râf, 7/73-9; el-Hicr, 15/80-84; eş-Şuarâ, 26/141-159; Hûd, 11/61-68; en-Neml, 27/45-53). Hz. Peygamber bu kavmin mucizeleri gördükleri halde peygamberlerine karşı gelmelerini açıkladı ve bu yerden hızlı geçilmesini emir buyurdu.

Hicr kuyularından alınan suları döktürdü ve bununla hazırlanan ekmek hamurlarının develere yedirilmesini emir buyurdu (Vâkıdî, Megâzî, III, 1008; Ahmed b. Hanbel, II, 9: Asım Köksal, a.g.e., IX, 185 vd.). Böyle hüzünlü bir beldeye neş’eyle girilmesini, Hıcr’da oturan halkla temas etmemelerini emir buyurdu (Vâkıdî, Meğâzî, III, 1008; Ahmed b. Hanbel, V, 231).

Allah elçisi, Hicr’da gece şiddetli kasırganın kopacağını, bu yüzden kimsenin yanında arkadaşı olmaksızın dışarı çıkmamasını ve develerin dizlerinin bağlanmasını bildirdi. Kasırga çıktı ve uyarıya uymayan iki kişiden birisi nefes darlığına uğradı, diğerini fırtına sürükledi.

Mücahitler Hicr’da sabahlayınca şiddetli susuzlukla karşılaştılar. Allah elçisi özellikle Hz. Ebû Bekir’in yağmur duası yapmasını istemesi üzerine, ellerini kaldırıp yağmur için dua etti. Daha ellerini indirmeden yağmur yağmaya başlamıştı (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 165; Taberî, Tefsîr, XI, 55; Tarih, III, 144). Bunun üzerine daha önce; “Muhammed hak peygamber olsaydı, Musa peygamber’in Allah’tan yağmur istediği ve yağdırdığı gibi, O da yağmur ister ve yağdırırdı” diyerek dedikodu yapan münâfıklar seslerini kesmişlerdi.

2) Hz. Peygamber’in devesi “Kasvâ”nın kaybolması:

Bir konaklama yerinde Resulullah (s.a.s)’in devesi Kasvâ kaybolmuş ve aramalara rağmen bulunamamıştı. Benî Kaynuka Yahudilerinden Müslüman gözüken olan Zeyd b. Lusayt adlı münafık; “Kendisinin peygamber olduğunu söyleyen ve size göklerden haberler veren Muhammed, bugün kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor.” diyerek müminlerin kalbine şüphe sokmaya çalışıyordu. Bunu haber alan Resulullah (s.a.s), Cebrail (a.s) haber vermesi üzerine devenin bulunduğu yeri ve ipinin bir dala takılı bulunduğunu bildirdi ve “Allah’a yemin olsun ki, gerçekten ben, bir şeyi Allah bana bildirmedikçe bilemem.” buyurdu. Gerçekten o yana giden sahabiler deveyi bulup getirdiler (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 166, 167; Vâkıdî, a.g.e., III, 1010).

Zeyd b. Lusayt bu olaydan sonra, ertesi sabah kalbindeki Hz. Muhammed’in peygamberliği konusundaki şüphelerinin yok olduğunu söylemiştir (Vâkıdî, Megâzî, III, 1010). Bazıları onun tövbe ettiğini söylerken Hârice b. Zeyd gibi bazı sahabiler de onun tövbe ettiğini kabul etmemişlerdir (İbn İshak, İbn Hişâm, IV, 167;Vâkıdî, a.g.e., III, 1010).

3) Abdurrahman b. Avf’ın imam oluşu:

Hicr’le Tebük arasında bir konaklama yerinde tan yeri ağardıktan sonra Allah elçisi ihtiyacını gidermek için uzak bir yere gitmişti. Cemaat güneşin doğmasından korkarak Abdurrahman b. Avf (r.a)’ı öne geçirdiler. Hz. Peygamber abdest alıp dönünce Abdurrahman rukû’da idi. Cemaat Resulullah’ın geldiğini anlayınca neredeyse namazı bozacaklardı. Abdurrahman da imamlıktan çekilmek istedi. Fakat Resulullah (s.a.s)’in işareti ile namaza devam etti. Allah elçisi bir rekâtı imamla, bir rekâtı da selãmdan sonra ayağa kalkarak tek başına kıldı. Namaz bitince de; “Güzel yaptınız” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, IV, 247; Vâkıdî, Megâzî, III, 1011).

4) Abdestte tek yıkama ve mestlere meshetme:

Avf b. Mâlik’ten rivayete göre, Hz. Peygamber Tebük seferi sırasında yolcular için mestler üzerine üç gün üç gece, mukîm olanlar için bir gün bir gece süreyle meshedilmesini emir buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 27). Hz. Ömer’in bildirdiğine göre abdest alınırken abdest azaları birer defa yıkanmakla yetinilmiştir (Ahmed b. Hanbel, 1, 23).

5) Vaktinde kılınamayıp kaza edilen sabah namazı:

Yolculukta Allah elçisi uykuda iken kaldırılmamış ve sabah namazı vakti çıkıp güneş bir mızrak boyu yükselmişti. Resulullah (a.s) Bilâl’e: “Ben sana bu gece bizi bekle ve sabah olunca uyandır” demedim mi?” buyurdu. Bilâl: “Seni uyutan beni de uyuttu” dedi. Hz. Peygamber o yerden kalkıp biraz gittikten sonra, önce sünneti sonra da farzı kaza etti (Vâkıdî, Megâzî, III, 1015, 1016).

6) Hz. Peygamber’in Tebük’te ashabı ile istişare etmesi:

Tebük’e geldikten sonra Şam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda Allah elçisi ashabı ile istişare etti. Hz. Ömer: “Eğer gitmekle emrolundun ise git” dedi. Hz. Peygamber: “Eğer bu konuda Allah tarafından emrolunmuş bulunsaydım, size danışmazdım” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Resulu orada Rumlar çok fazladır, müslümanlardan tek kişi bile yoktur, senin bu derece yakına gelmen onları korkutmuştur. Uygun bulursanız bu yıl buradan geri dönülsün veya yüce Allah bu konudaki buyruğunu bildirir” Bunun üzerine Hz. Peygamber Tebük’ten ileri geçmedi (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre; IV, 170; İbn Sa’d, Tabakâl, II, 166; Vâkidî, a.g.e., III, 1019).

7) Diğer peygamberlere verilmeyip yalnız Hz. Muhammed’e verilen beş haslet:

Hz. Peygamber Tebük’te gece namazını (teheccud) çadırının önünde kıldığı bir gece, yanına gelen sahabilerle sohbet ederken şöyle buyurmuştur: “Benden önceki peygamberlerden hiç birisine verilmeyen şu beş şey bana verilmişti:

a. Önceki peygamberler yalnız bir kavme gönderilmişken, ben bütün insanlara gönderildim.

b. Yeryüzü bana mescit ve temizlik aracı kılındı. Bu yüzden namaz vakti nerede olursa teyemmüm edip namazımı kılarım. Önceki ümmetler ise ibadetlerini ancak Kilise ve Havralarda yapabilirdi.

c. Savaş ganimetleri bana helal kılındı. Halbuki önceki peygamberlere helâl kılınmamıştı.

d. Bana şefaat makamı verildi.

e. Ben bir aylık uzak yerdeki düşmanın kalbine korku salmakla yardım olundum.” (bk. Buhârî, Teyemmüm, 1, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3, 4, 5; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Mevâkît, 119, Siyer, 5; Nesâî, Cusl, 26; İbn Mâce, Tahâre, 90; Dârimî, Salât, 111, Siyer, 28; Ahmed b. Hanbel, I, 250, 301, II, 222, 240, 250, 312; Vâkıdî, Megâzî, III, 1021 vd .).

Hz. Peygambere ve ümmetine ayrıcalık sağlayan bu niteliklerin Bizans’a karşı yapılan böyle büyük bir harekât sırasında açıklanması şu noktaları akla getirmektedir.

– Çevrede en güçlü olarak bilinen Doğu Roma imparatorluğuna karşı durabilecek bir güce sahip olan İslâm topluluğu, yakında bu yöreleri ele geçirecek ve Rum diyarı İslâm’a girecek, böylece arap toplumları dışına çıkan İslâm evrensellik özelliğine kavuşacaktır .

– İslâm ordusu yolculuk sırasında günlerce çeşitli yer ve mevkilerde, arz üzerinde farz ve nafile namazları kılmış ve böylece ibadetin yalnız mescidlerde yapılabileceği imajı yerine namaza evrensel bir mescid anlayışı kazandırılmıştır. Abdest ve gusülde de su yerine, gerektiğinde teyemmümle yetinmenin uygulamaları yapılmıştır.

– Bu gibi askeri hareketlerde zafer sonrası elde edilecek ganimetlerin beşte biri beytülmalin, beşte dördü de gazilerin hakkı olmak üzere meşrû kılınmıştır. Bu da savaşlarda ayrı bir teşvik unsurudur (bk. “Ganimet” mad .).

– Çevrede bir aylık uzak yerde bulunan düşman o gün için Doğu Roma İmparatorluğu ve bunların başkanı Heraklius olmalıdır. İmparatorun ve askerlerinin kalbine korku düştüğü için Hicaz’a saldırıp yakıp yıkmak üzere yola çıktıkları halde bu cesareti gösterememişlerdir. Güçlü İslâm ordusunun hazırlıklı, düzenli ve her çeşit savaş rizikosunu göze alarak Tebük’e kadar gelmesi, güç dengesini psikolojik bakımdan Müslümanların lehine çevirmiştir. Böylece düşman için, savaş olmasa bile güç hazırlamayı emreden ayetin hükmü gerçekleşmiştir .

Ayette şöyle buyrulur:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve daha bundan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız.”(Enfâl, 8/60).

Hz. Peygamber Tebük’te bulunduğu sırada Halid b. Velid’i dört yüz atlı ile bir hristiyan topluluk olan Dûmetülcendel’in kralı Ükeydir b. Abdilmelik üzerine gönderdi. Dûmetülcendel Şam yolu üzerinde Tebük’e yakın, sulu, hurma ve ekinleri bol, büyük bir ticaret merkezi idi. Halid b. Velid az sayıda bir askerle bilmedikleri bir yörede kralı nasıl bulacaklarını sorunca, Allah elçisi onu “yabanî sığır avlarken bulup yakalayacağını” haber verdi.

Gerçekten Halid ve arkadaşları kaleye yaklaştıkları sırada normal kırsal kesimde az rastlanan bir yaban sığırının kale kapısına yaklaşmakta olduğunu gördüler. Yukarıdan Ükeydir ve ailesi de bu semiz hayvanı görmüşlerdi. Ükeydir silahlanıp birkaç adamı ile birlikte sığırı avlamak üzere kaleden dışarı çıkınca da onu yakaladılar ve elleri bağlı olarak kalenin önüne getirdiler .

Orada Halid’le Ükeydir arasında yapılan anlaşmaya göre, Ükeydir Müslümanlara: İki bin deve, sekiz yüz at, dört yüz zırh gömlek, dört yüz mızrak vermek ve Ükeydir ile kardeşi Mudad Hz. Peygamber’e kadar götürülüp haklarında Allah elçisi hüküm vermek üzere sulh oldular. Bundan sonra kaleye girilerek belirlenen ganimet malları teslim alındı (bk. Vâkıdî a.g.e., III, 1027, 1034; İbn İshak, İbn Hişam, Sire, IV, 169 vd; İbn Sa’d, Tabakât, II, 62, 166).

Eyle, Ezruh ve Cerba Melikleri ile Sulh Anlaşması Yapılması:

Hz. Peygamber Tebük’te bulunduğu sırada Kızıldeniz’in kuzeyinde ve Akabe körfezinin sonunda deniz sahilindeki Eyle hükümdarı Yuhanna b. Ru’be, gelerek yıllık belirli miktarda cizye vermek üzere kendisi ile sulh anlaşması yaptı. Hz. Peygamber Yuhanna’ya şu ahitnameyi yazılı olarak verdi.

“Bismillahirrahmânirrahîm . Bu, Allah ve Peygamberi Muhammed’den Yuhanna b. Ru’be ile Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezen, dolaşanları için eman yazısıdır: Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz sahili halkından Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allah’ın ve Resulunün himayesindedirler. Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacak, bu mal, alana da helâl olacaktır. Denizde, karada herkes dilediği tarafa yolculuk yapma hakkına sahiptir” (Ebu Ubeyd, el-Emvâl, Mısır 1388/1968, s. 287 vd; İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, VI, 169).

Eyle kralı Yuhanna ile birlikte Ezruh ve Cerba halkı temsilcileri de Tebük’e gelip Hz. Peygamber’le cizye vermek üzere anlaşma yaptılar. Bunlar her yıl Recep ayında saf altından yüz dinar cizye ödemeyi kabul ettiler ve buna karşılık onlara birer emannâme (güven mektubu) verildi. Bu iki topluluk da Eyleliler gibi Yahudi toplumudur (İbn Sa’d, Tabakât, 1, 289 vd; İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 169; Vâkıdî, Megâzî, III, 1031).

Mescid-i Dırâr Olayı:

Hz. Peygamber Tebük’te yirmi gün kadar kaldıktan sonra, ashab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare ederek geri dönmeye karar verdi. Çünkü Bizans ordusu saldırmaya cesaret edememiş ve amaca ulaşılmıştı. O gün için daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Şam yöresini fetih gibi bir amaçla yola çıkılmamıştı. Üstelik Şam yöresinde bulaşıcı bir hastalık (tâun) olduğu da haber alınmıştı. Geri dönüş için yola çıkan ordu Ramazan’ın ilk günlerinde Medîne’ye ulaştı. Hz. Peygamber Tebük’e giderken Medine’ye bir saat uzaklıktaki Ziyevan köyüne geliniğinde, münâfıklardan bir heyet gelerek: “Ey Allah’ın Resulu! Biz hastalar ve Kuba mescidine gelemeyenler için özellikle yağmurlu gecelerde namaz kılmak üzere bir mescid bina ettik. Teşrif edip burada namaz kıldırsanız, hayır ve bereketle dua buyursanız.” dediler. Hz. Peygamber bunun dönüşte olabileceğini söylemişlerdi. Bunun üzerine Tebük dönüşü bu sözü Allah elçisine hatırlatıp yeni yapılan mescide gelmesini rica ettiler.

Bu mescid Ebû Âmir Fâsık adlı bozguncu münafık ve Fasığın teşviki ile münafıklarca Kuba Mescidinin cemaatını bölmek niyetiyle yapılmış ve Hz. Peygamber’e suikast düzenlemek üzere içi silâhla doldurulmuştu. Hz. Peygamber bu mescide gitmeye hazırlanırken Cebrail (a.s) gelerek durumu haber verdi.

Kur’an-ı Kerîm’de bu mescidden şöyle söz edilir:

“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resulune karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlamak üzere bir mescid yapanlar; ‘Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk.’ diye yemin ederler. Allah da şahittir ki bunlar yalancıdırlar.” 

“Ey Muhammed! Bu mescidde asla namaz kılma. Şüphesiz ki, başlangıcından itibaren takva üzere kurulan mescidde (Kuba mescidi) namaz kılman daha hayırlıdır. O mescidde kendilerini maddî ve manevi kirlerden temizlemeyi seven adamlar vardır. Allah temizlenmek isteyenleri sever.”(Tevbe, 9/107, 108; bk. 109, 110).

Bunun üzerine Hz. Peygamber ashab-ı kiramdan Mâlik b. Dehsan ile Ma’n b. Adiyy (r. anhümâ)’yi Mescid-i Dırar’ı yıkmak üzere gönderdi. Bu sahabeler mescidi yakıp yıktılar. Böylece kötü amaç için bina edilen bir mescid ortadan kaldırılmış oldu (bk. İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, III, 71; İbn Sa’d, Tabakât, III, 540 vd; İbn Kesîr, Muhtasar Tefsîr, II, 169; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, X, 422).

Özürsüz Cihada Katılmayan Üç Kişinin Çilesi:

Resulullah (s.a.s) Tebük’ten dönüşte Medîne’ye girişte doğrudan Mescidi Nebevî’ye girip iki rekat namaz kıldı. Çünkü seferden dönüşte bu, Resulullah (s.a.s)’ın âdeti idi. Sonra mescitte oturdu. Tebük gazvesine katılamayıp Medine’de kalanlar tek tek gelip özürlerini yeminle teyit ettiler. Hz. Peygamber dış görünüşlerine bakarak özürlerini kabul edip, iç yüzlerini Allah’a havale etti ve haklarında istiğfarda bulundu. Bunların sayısı seksen kadar idi.

Ancak Kâ’b b. Mâlik, Mirare b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye meşrû bir özürleri bulunmadığı halde cihada katılmamışlardı. Hz. Peygamber’in huzuruna girince mazeret uydurma yoluna gitmeden doğruyu söylediler.

Resulullah (s.a.s) halkı bu üç sahabe ile görüşüp konuşmaktan menetti. Üçü de bir köşeye çekilerek elli gün süreyle yalnızlığa itildiler. Dünya başlarına zindan oldu. Kırk gün geçince Hz. Peygamber bunlara Hüzeyme b. Sâbit (r.a)’i göndererek kadınlarından da ayrı durmalarını bildirdi. Böylece eşlerinin cihaddan geri kalan bu sahabelere hizmeti de men edilmiş oluyordu. Yalnız Hilâl b. Ümeyye’nin eşi Allah elçisine gelerek; “Hilâl yaşlıdır, hizmetçisi de yoktur. Yalnız mutfak işlerine yardımcı olsam” diye izin istedi. Kendisine yalnız ev hizmeti için izin verildi.

Elli gün tamamlanınca bu üç sahabenin mağfiret edildiğini bildirilen ayet indi. Bunu müjdeleyen sahabeye, Ka’b b. Mâlik sevincinden bir kat elbise giydirmişti. Mescide geldiklerinde Allah’ın Resulu Ka’b b. Mâlik’e şöyle buyurdu: “Annen seni doğurduğu günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısını sana müjdeliyorum”. Ka’b; “Bu müjde tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?” diye sorunca, Hz. Peygamber; “Doğrudan Yüce Allah tarafından” buyurdu. Bunun üzerine Ka’b, bütün servetini Allah yolunda tasadduk etmek istediğini bildirdi. Hz. Peygamber, bir bölümünü kendisine ayırmasının daha hayırlı olacağını söyledi (Kâmil Miras, Tecrîd, X, 424 vd, Hadis No: 1659; İbn Kesîr, a.g.e., II, 175 vd.).

Allah Teâlâ bu üç sahabenin halini ve affedilmelerini şöyle bildirir: “Ve savaştan geri kalan o üç kişinin tövbesini de kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği, ruhları son derece sıkıldığı, Allah ‘tan başka bir sığınak olmadığını anladıkları zaman tövbe etsinler diye, Allah onları bağışlamıştı. Şüphesiz ki Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır” (et-Tevbe, 9/118).

Ka’b b. Mâlik ve arkadaşları bu ilâhî iltifata, doğru sözlülükleri ve samimi davranmaları sayesinde kavuştular. Ka’b bu olay üzerine, artık ömrü boyunca doğrudan başka bir söz söylemeyeceğine dair Allah elçisine söz verdi. Diğer münâfıklar uydurdukları yalan mazeretler yüzünden helâk olurken onlar selâmete çıktılar.

Hamdi DÖNDÜREN / İslam Ansiklopedisi

PostHeaderIcon Tebük Gazası hicretin 9. senesi, Receb ayı ( miladi 630.)

Hicretin 9. senesi, Receb ayı. ( Milâdî 630.)

Hicretin dokuzuncu senesi, İslâmın Arabistan Yarımadasında Bütün haşmetiyle yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine`ye gelerek Resûl-i Ekreme İslâmiyet üzerine bîat ediyor, diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa memurlar ve valiler gönderiliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadette İslâm, Hicretin 9. senesinde en şaşaâlı ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. Onlardan biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans`tı. Başında Kayser Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik neticesinde Din-i Mübîn-i İslâmı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksadıyla büyük bir ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzâm, Lahm, Âmile, Gassan, v.s. gibi kabileler de Heraklius`un bu ordusuna katılacaklardı.708 Bir insan seli halinde Medine üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.
Durumu Resûlullah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını açıklamazdı. Bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çokluğunu açıkça mücahidlere bildirdi.709
Medine içinde harp hazırlıkları başlarken Peygamber Efendimiz etraftaki Müslüman kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahid istedi.710

Sahabîlerin Yardımları
Her tarafa kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahidlerden bir çoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu.
Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı ile yardıma çağırdı.
Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu dâvete derhal iştirak ettiler.
Hz. Ömer, Nebiy-yi Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı. Kendi kendine, “Bugün Ebû Bekir`i geçeceğim” diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber Efendimize getirdi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu. Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım” dedi.711
Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem* gümüşü alıp huzur-u Risâlete getirdi. Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu. Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.
Sıddık-ı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım”712 cevabını verdi.
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömer`in gözleri yaşardı ve “Anam babam sana fedâ olsun, ey Ebû Bekir” dedi, “hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım.”713
“Zinnûreyn” lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam`a göndermek üzere bir ticaret kervanı hazırlatmıştı. Yardım dâveti üzerine, kervanı Şam`a göndermekten vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Resûlullaha teslim etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.
Hz. Osman bin Affan`ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.), “Allah`ım, ben Osman`dan razıyım, sen de ondan razı ol!”714 diye duâ etti.
Hz. Resûlullahın yardım dâvetine Abdurrahman bin Avf (r.a.), dört bin dirhemle koştu:
“Yâ Resûlallah,” dedi, “bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum, bir o kadarını da ev halkım için bıraktım.”
Resûl-i Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun”715 buyurdu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duâsı sebebiyledir ki, Abdurrahman bin Avf Hazretleri vefat ettiği zaman dört hanımından sadece her birisinin miras hissesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.716
Daha bir çok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri, getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma koşmaktan geri kalmıyordu.

Bir Sa` Hurma İle Yardıma Koşan Zât
Ebû Akil, elinde bir sa`* hurma ile Resûlullahın huzuruna geldi:
“Yâ Resûlallah,” dedi, “iki sa` hurma karşılığında Bütün gece sırtımda su çektim. Bu iki sa`dan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbimin rızasını kazanmak için size getirdim.”
Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah, senin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın” diye duâ etti ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.717
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe bin Zeyd, Allah Resûlünün bu dâvetine can u gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiç bir şeyi yoktu. Allah`a yalvardı:
“Ey Allah`ım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resûlünle birlikte cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın.”
Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullahın huzuruna geldi. “Yâ Resûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum” dedi ve ilâve etti:
“Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle, `Bu da tasadduk edilir mi?` deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”718
Peygamber Efendimiz, “Allah sadakanı kabul buyursun” dedi. Ertesi gün, Peygamber Efendimiz Ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi nerededir?” diye sordu.
Kimsede bir hareket görülmedi.
Bu sefer Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa kalksın” buyurdu.
Hz. Ulbe ayağa kalktı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim. Muhammed`in varlığı kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların divanına yazıldın”719 buyurdu.
Hz. Ulbe, duâsının kabulünden dolayı son derece memnun oldu.

Müslüman Kadınların Fedakârlığı
Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar zinet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullaha seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.
Eslem Kabilesine mensup Hz. Ümmü Sinan der ki:
“Âişe`nin (r.a.) evinde Resûlullahın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler buluyordu.”720
İşte Bütün bu yardımlarla kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak edecek durumdan mahrum bulunan bir çok Müslümana da silah tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.
Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin Ashabın yardımları bile onların teçhizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar Resûlullaha sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek deve, kimine silah, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul edilmiyorlardı.
Red cevabı alanlar arasında “Bekkâûn” yani “Ağlayanlar” diye meşhûr yedi zât vardı ki, şunlardı: Salim bin Umeyr, Amr bin Humam, Ulbe bin Zeyd, Irbad bin Sâriyye, Ebû Leylâ Abdurrahman bin Kâ`b, Abdullah bin Mugaffel ve Heremî bin Abdullah.721
Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Sefere çıkmak isteriz. Ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arz ettiler.
Resûl-i Ekrem, “Size verecek binek kalmadı” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak huzur-ı risâletten ayrıldılar.722
Cenâb-ı Hak, bu fedakâr Sahabîler hakkında şöyle buyurdu:
“Şu kimseler üzerine de cihâda katılamadıkları için bir günah yoktur ki, sana her gelişlerinde, `Sizi bindirecek bir şey bulamadım` derdin, onlar da cihad için harcayacak birşey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak dönerlerdi.”723
Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden göz yaşı dökerek Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu Sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin Sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etmek imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivâyete göre bunların üçünü Hz. Osman bin Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin bin Umeyr harp için techiz etmişlerdir.724

Münafıklar Sahnede
Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından birazcık olsun uzak kalmak için bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslâm ordusu dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans`a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl katlanabilirlerdi?
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah bin Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:
“Muhammed Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve Ashabının esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim.”725
Diğer münâfıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.726
Cenâb-ı Hak, münâfıkların bu sözleri üzerine şu Âyeti Kerime`yi inzâl buyurdu:
“Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için keyiflendiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, `Bu sıcakta cihâda çıkmayın` dediler. Sen, `Cehennem ateşi daha sıcaktır` de, Keşke anlayabilselerdi!”727
Bazı münâfıklar ise kadınlara olan düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için bahane ediyordu.
Bunun üzerine de şu âyet-i celile nâzil oldu:
“Onlardan, `İzin ver de beni fitneye düşürme` diyenler vardır. Heyhat, onlar fitnenin tâ içine düşmüşledir. Cehennem ise, kâfirleri her taraftan kuşatmıştır.”728
Daha bir çok münâfık böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.
Onlar, Peygamber Efendimize beyân ettikleri özürlerinde yalancı idiler. Allah ve Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi.
Cenâb-ı Hak (c.c.) şu âyetiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:
“Cihâddan geri kalmak için izin isteyenler, ancak Allah`a ve âhiret gününe inanmayan ve kalbleri şüpheye tutulmuş kimselerdir ki, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”729
Bir sonraki âyette de Allah-ü Teâlâ yerlerinde oturup kalanlara bakıp ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları teselli ediyordu:
“Eğer sizinle beraber cihâda çıksalardı, sizin için fesattan başka birşey arttırmazlar, fitne çıkarmak için aranızda koşuştururlardı. İçinizde ise onları can kulağıyla dinleyecekler vardır.”730
Münâfıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve Resûlüne gönülden bağlı olan mücahidleri cihâda çıkmak hususunda asla tereddüde düşürmedi.

İslâm Ordusu Hazır
Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniyyetü`l-Veda` ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, otuz bin kişi idi. Bunun on binini süvariler teşkil ediyordu.731
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Medine`de yerine Muhammed bin Mesleme`yi (r.a.) vekil bıraktı.732
Hz. Ali de İslâm ordusuyla Seniyyetü`l-Veda`a kadar gelmişti. Kâinatın Efendisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onu huzuruna çağırdı ve “Medine`de muhakkak ya ben, ya da sen kalacaksın”733 buyurdular. Sonra da onu her iki ev halkının işleriyle meşgul olmak üzere Medine`de bırakacağını söyledi. Hz. Ali ağladı, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim. Tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?”734
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) cevaben, “Bana göre sen, Musâ`ya göre Harûn* gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir”735 buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine`ye geri döndü.
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir`e teslim etti.* En büyük bayrağı ise Zübeyr bin Avvam`a (r.a.) verdi.
Hazreçlilerin sancağını Ebû Dücâne (r.a.), Benî Malik bin Neccarların bayrağını ise Zeyd bin Sâbit`e verdi.

İslâm Ordusunun Medine`den Hareketi
Receb ayının bir Perşembe günü idi.
Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu Medine`den Tebük`e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihâda çıkan mücahidlerde, bunca sıkıntı ve ağır şartlara rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde sonsuz nîmetlere kavuşacaklarını, Allah`ın cemâliyle müşerref olacaklarını biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir etmiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ`lâyı Kelimetullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kudsî duygularla yollarına devam ediyorlardı.
Hz. Ali`nin Arkadan İslâm Ordusuna Yetişmesi
Peygamberimiz tarafından Hz. Ali`nin Medine`de bırakılması üzerine de münâfıklar, aralarında ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:
“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine`de bıraktı!”736
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslâm ordusunun arkasına düştü. Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriyâ Efendimizle buluştu. Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali! Neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.
Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Münâfıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar. Bende görüp hoşlanmadığım bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden söz ediyorlar.”
Peygamber Efendimiz işin mahiyetini anlamıştı. Güldü: “Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Derhal geri dön. Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti:
“Yâ Ali! Bana göre sen, Musâ`ya göre Hârun gibi olmağa razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!”738
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine`ye döndü.739
Medine`de bir çok münâfık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve bozgunculuğa tevessül edebileceklerini de göz önünde bulundurarak Peygamber Efendimizin Hz. Ali`yi Medine`de bıraktığı da söylenebilir.

Meşhur Üç Kişi
Bir kısım münâfığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki, samimî Müslümanlardan Kâ`b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebi` de sırf ihmalkârlıkları yüzünden Medine`de kaldılar.740
Bu meşhur üç kişi hakkında vaki olacak muameleyi Peygamber Efendimizin Medine`ye dönüşünden sonra anlatacağız.
Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslâm ordusu güneşin sıcaklığına, çölün kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara mücahidler, “Yâ Resûlallah! Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış” dediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer, onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize kavuşturur”741 buyurdu.
Ebû Zerr (r.a.), devesi zâif olduğu için geride kalmıştı. Devesinin yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.
Ordu; bir konak yerinde istirahata çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan Ebû Zerr`di. Mücahidler, Peygamber Efendimize haber verdiler. Resûlullah şöyle buyurdular:
“Allah, Ebû Zerr`e merhamet etsin. O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”742
Bu ferman-ı Nebevîden seneler sonra Hz. Osman`ın hilâfeti sırasındaydı.
Şam`da ikâmet etmekte olan Ebû Zerr bir gün, “Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele”743 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.
Hz. Muâviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehli kitap hakkındadır” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır, bu hem bizim, hem de ehli kitap hakkındadır” cevabını verdi.
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı. Hz. Muâviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor” diye yazıp, onu Hz. Osman`a şikâyet etti.
Hz. Osman da onu Şam`dan Medine`ye çağırdı.
Medine`ye gelen Hz. Ebû Zerr`e İslâm Halifesi, “Yanımda kal. Bütün ihtiyaçlarını ben karşılayayım” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok” diyerek bu teklifi kabul etmedi.
Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal” diye teklif etti.
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve “Rebeze`ye gitmeme izin ver” diye dilekte bulundu.
Hz. Osman`ın izin vermesi üzerine de Medine`ye üç konak uzaklıkta bulunan Rebeze`ye gitti.
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına koyunuz. Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, `Bu Resûlullahın (a.s.m.) Sahabîsi Ebû Zerr`dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz` deyiniz” diye vasiyet etti.
Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiç bir şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok” dedi.
Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak” dedikten sonra şöyle konuştu:
“Bir gün bir kaç kişiyle birlikte Resûlullahın huzurunda idik. Şöyle buyurdular:`İçinizden birisi kır bir yerde vefât edecek. Cenazesinde mü`minlerden, küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.`
“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatlar içinde vefât ettiler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır bir yerde ölüyorum. Yolu gözetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin.”744
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicretin 32. senesinde yanında sadece hanımı ve hizmetçisi bulunduğu halde vefât ederek, Hz. Resûlullahın yirmi sene önce verdiği haberi tasdik etti.
Vefât edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yerine getirdiler. Yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.
Tam o sırada umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıka geldi. İçlerinde meşhur Sahabî Abdullah bin Mes`ud da vardı. Ebû Zerr`in hizmetçisi ayağa kalktı, “Bu, Resûlullahın Sahabîsi Ebû Zerr`dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz” deyince, Hz. Abdullah bin Mes`ud kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûl-i Kibriyânın seneler önceki fermânını tekrarladı:
“Ebu Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur.”
Sonra da hep beraber bu büyük Sahabînin cenazesini defnettiler.745

İslâm ordusu Hıcr`da
İslâm ordusu Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.
Medine`den yedi merhale mesafede bulunan Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih`in (a.s.) kavmi olan Semud`un gece yarısından sonra Cenâb-ı Hak tarafından estirilen bir toz bulutu ile helâk olduğu yerdi.746
Buraya varınca Peygamber Efendimiz, “Şu azaba uğratılmış olanların evlerine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz”746 buyurdu.
Mücahidler, Hıcr`ın kuyusundan su aldılar. Onunla hamurlarını yoğurdular. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şu emri verdi:
“O kuyunun suyundan su içmeyiniz. Ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiç bir şey yemeyiniz.”748

Peygamberimizin Yağmur Duâsı
Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi. Mücahidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır:
“O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik. Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ içimizden biri devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti.”749

Münâfıkların Dedikoduları
Müslümanlar arasında bulunan münâfıklardan bazıları bunu fırsat bilerek dedikoduya başladılar:
“Eğer Muhammed, gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine, Allah`tan yağmur dileyip, yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah`tan yağmur diler, yağmur yağdırırdı.
“Peygamber Efendimiz bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle söylüyorlar öyle mi? Allah`ın, size yağmur yağdıracağını umarım”750 buyurdu.
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:
“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında Ebû Bekir dayanamayarak Resûlullaha şu ricada bulundu:
“`Yâ Resûlallah! Allah, duânızı kabul eder. Ne olur bizim için hayır duâda bulunsanız.`
“Resûlullah (a.s.m.), `Bunu istiyor musunuz?` buyurdu.”
Ebû Bekir, `Evet yâ Resûlallah!` dedi.”Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak duâ etti. Daha duâsını bitirmeden, hava birden bire karardı. Önce yağmur çiselemeye başladı. Sonra da sağnak halinde boşaldı. Bütün mücahidler kaplarını doldurdular. “Konakladığımız yerden ayrılınca, bir de ne görelim, yağmur sadece ordunun bulunduğu bölge içinde yağmış. O bölgenin dışına bir tek damla bile düşmemiş.”
İşte Kâinatın Efendisi böylesine bir duâ, bir niyaz ve istek ile Allah`ın ikram ve ihsanına mazhar oluyordu.
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz bir çok mu`cizelere, ikram ve ihsanlara mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.

Kasvâ`nın Kaybolması
Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.751 Ashab-ı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulmaya muvaffak olamadılar.
Münâfıklar bunu da fırsat bilerek Hz. Resûlullahı rahatsız edici söz söylemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd bin Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez”752 diye söylendi.
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Vallahi, ben ancak Allah`ın bana bildirdiğini bilirim. Ondan başkasını asla bilemem!” buyurdu ve ilâve etti:
“Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasvâ filan ve filan dağların arkasındaki vadidedir. Yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz onu bana getiriniz.”753
Sahabîler, Hz. Resûlullahın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.754
Resûl-i Ekrem, ancak Cenâb-ı Hakkın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir, insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar olduğu mucizelerinin bir nev`idir.
Resûlullahın, Allah`ın bildirmesiyle haber verdiği istikbale âit bütün haberler Ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.755

İslâm Ordusu Tebük`te
Nihâyet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan âdeta kaynayan kumlar üzerinde yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslâm ordusu on dokuzuncu konak yeri olan Tebük`e vardı.
Fakat, ortada ne Bizans ordusu, ne de bir başkası vardı. Doğu Roma İmparatoru giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son anda vazgeçmişti.
Ebû Hayseme, samimi bir Müslümandı. Sadece ihmalkârlığı yüzünden İslâm ordusuna katılmayıp, Medine`de kalmıştı.
İslâm ordusunun Medine`den ayrılışından günlerce sonra, bir gün işinden evine dönmüştü. Hanımlarının çardağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şerbetleri hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çardakların kapısı önünde dikildi. Hanımlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere bakarak şöyle dedi:
“Sübhanallah! Resûlullah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın altında silahını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği hazırlanmış, iki güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?” Sonra da hanımlarına dönerek, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâma gidip kavuşmadıkça hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Derhal yol azığımı hazırlayınız” dedi.756
Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme derhal Medine`den Tebük`e doğru yola çıktı. İslâm ordusu Tebük`te konakladığı esnada mücahidler uzaktan bir adının geldiğini fark ettiler. “İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olmasını isterdim” buyurdu.
Biraz sonra yaklaşınca, Sahabîler onu hemen tanıdılar. “Yâ Resûlallah! Vallahi, gelen Ebû Hayseme`dir,” dediler.
Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna varıp selâm verdi. Resûl-i Ekrem, “Ebû Hayseme! Sen, helâke yaklaşmıştın!”757 buyurdu.

Peygamberimizin Tebük`teki Hitabesi
İslâm ordusunun Tebük`te beklediği sıradaydı.Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hurma ağacına dayayarak şu hitabede bulundu:
“Size insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi? İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir!
“İnsanların en şerlisi de, Allah`ın Kitabını okuyup, ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir. İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah`ın Kitabıdır. Yapışılacak en sağlam kulp takvadır.
“Dinlerin hayırlısı, İslâmiyettir.
“Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed`in sünnetleridir.
“Sözlerin şereflisi, zikrullahtır.
“Kıssaların güzeli, Kur`an`da olan kıssalardır.
“Amellerin hayırlısı, Allah`ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır.
“Amellerin kötüsü, bid`atlar, sonradan ihdâs edilmiş (hoş olmayan) şeylerdir.
“En güzel yol, en güzel yaşayış, Peygamberin yolu ve yaşayışıdır.
“Ölümlerin şereflisi, şehidlerin ölümüdür.
“Körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır.
“Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.
“Körlüğün kötüsü, kalb körlüğüdür.
“Veren el alan elden hayırlıdır.
“Az olup yetişen şey, çok olup Allah`a taattan alıkoyandan hayırlıdır.
“Özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamankidir.
“Pişmanlığın kötüsü, Kıyâmet günündekidir.
“Yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir.
“Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginlidir.
“Hikmetin başı, Allah korkusudur.
“Şarap, içki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır.
“Gençlik, delilikten bir bölümdür.
“Kazançların kötüsü, faiz kazancıdır.
“Yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir.
“Mes`ud kişi, başkasının halinden ders ve ibret alandır.
“Amellerde esas olan, neticeleridir.
“Düşüncelerin kötüsü, yalan yanlış düşüncelerdir. 
“Mü`mine sövmek, günah işlemektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir.
“Mü`mini öldürmek küfürdür.
“Mü`min etinin yemek [dedikodu ve gıybetini yapmak> Allah`ın emirlerine karşı koymaktır.
“Yalan yere, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır.
“Af dileyen kişi Allah tarafından affolunur.
“Kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır.
“Uğradığı zarara katlanan kişiye, Allah karşılığını verir.
“Allah, zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat arttırır.
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle! Kendim ve sizin için Allah`tan mağfiret dilerim!”758

Peygamberimizin Tâunla İlgili Emri
Peygamber Efendimiz Tebük`te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun (veba) hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine Ashabına hitaben şöyle buyurdu:
“Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız, kaçmayınız!
“Tâun zuhur eden yere de sakın yaklaşmayınız.”759
Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen tâun bulaşıcı hastalıklardan biridir. Hattâ, Avrupa`da bir ara korkunç olması sebebiyle “kara ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte Peygamber Efendimiz yukarıdaki sözleriyle bu hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine tâ bin dört yüz küsur sene önceden dikkati çekmiştir.
Yukarıdaki sözleriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz aynı zamanda, tıpta mühim bir yer işgal eden “karantina” usûlüne de tâ o zamandan işâret buyurmuştur.

Peygamberimizin Ashabı Kiramın Görüşünü Alması
Tebük`te konaklayan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Şam üzerine yürünüp yürünmemesi hususunda Ashab-ı Kiramın görüşünü sordu.
Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Resûlallah! Eğer gitmekle Allah tarafından emrolundunsa git!” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Eğer, bu hususta Allah`tan herhangi bir emir almış olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim” buyurdu.
O zaman Hz. Ömer fikrini şöyle beyan etti:
“Yâ Resûlallah! Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunuyorsunuz. Bu derece yaklaşmanız onları korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönünüz, Yahut, Allah Taâlâ, size bu husustaki emrini bildirir.”760
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer`in bu görüşünü uygun buldu ve Tebük`ten ileri gitmedi.

Sadece Peygamberimize Verilen Beş Şey
İslâm ordusu, Tebük`te beklemeye devam ediyordu. Peygamber Efendimiz, bir gece teheccüd namazını kıldıktan sonra, çevresinde kendisini bekleyen Sahabîlere dönerek şöyle konuştu:
“Daha önce hiç bir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi:”
1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim.”
2) Yeryüzü bana mescid (namazgâh) ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için nerede olursam olayım, namaz vakti girince, (su bulunmazsa) teyemmüm eder, namazımı orada kılarım.
“Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kılsın. Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havralarında kılabilirlerdi.”
3) Ganimetler bana helâl kılındı. Halbuki, benden önceki peygamberlerin hiçbirine helâl kılınmamıştı.”
4) Bana şefâat makamı verildi.”
5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalplerine korku salmakla yardım olundum.”761
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Halid bin Velid`i Dûmetü`l-Cendel`e Göndermesi
Tebük`ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu esnada Hz. Halid bin Velid`i yanına dört yüz süvari vererek Dûmetü`l-Cendel`de bulunan Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir bin Abdülmelik`e göndermek istedi. Hz. Halid şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur.”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şu fermanı verdi:
“Sen, muhakkak onu, yabanî sığır avlarken bulacak ve yakalayacaksın! Yakalayınca, onu öldürme, bana getir!”762
Bunun üzerine Hz. Halid, beraberindeki mücahidlerle Tebük`ten Şam`ın Medine`ye en yakın beldelerinden olan Dûmetü`l-Cendel`e doğru hareket etti. Oraya vardığında Resûl-i Kibriyâ Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir`i yabanî sığır avlarken görüp yakaladı.763 Daha sonra onu ve kardeşini alıp Efendimizin huzuruna getirdi. Peygamber Efendimiz onları Müslüman olmaya dâvet etti. Buna yanaşmadılar. Fakat, cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine kanları bağışlandı. Onlar da Tebük`ten ayrılıp memleketlerine döndüler.764

Eyle Hükümdarının Peygamberimize Gelmesi
Peygamber Efendimiz, henüz Tebük`ten ayrılmadığı sırada, Eyle* Hükümdarı Yuhanne bin Ru`be çıkıp huzura geldi. Sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen miktarda cizye vermek üzere Peygamber Efendimiz onunla anlaşma yaptı.765
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Ayrıca Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı yazdırdı:
“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah ve Allah`ın Resûlü Muhammed tarafından Yuhanne ve Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri için emân yazısıdır:
“Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allah`ın ve Muhammed Peygamberin himâyesindedirler.
“Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır.
“Gerek su almak isteyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene mani olmak helâl olmayacaktır.
“Bunu, Resûlullahın izniyle Cuheym bin Salt ve Şürahbil bin Hasene yazdı.”766
İslâm ordusunun Tebük`te ikâmeti sırasında Şam ülkelerinden Yahudi olan Cerba ve Ezruh halkı da Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek suretiyle emân dilediler. Peygamber Efendimiz tekliflerini kabul etti. Bir anlaşma metni yazılarak kendilerine emân verildiği kayıt altına alındı.767

Bir Parça Azık, Bütün Bir Orduya Yetiyor
Tebük`ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada Sahabîlerden bazıları, mücahidlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya düştüklerini gelip şikâyet suretinde Peygamberimize arz ettiler. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyursanız da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak, onların etini yesek olmaz mı?” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız” buyurarak müsaade etti.
Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyuldular. Bu esnada Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna vardı.
“Yâ Resûlallah! Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikâyet ettiler. Ben de buna müsaade ettim” buyurdu.
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah” dedi, “mücahidler böyle yaparlarsa, binilecek deve kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla, onlar üzerinde bereket duâsı yap! Yüce Allah, herhalde senin duânı kabul eder ve o yiyeceklere bereket ihsan buyurur.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur” buyurdu.
Bunun üzerine mücahidler ellerinde kalan azıklarını getirdiler. Peygamber Efendimizin serdirdiği deri bir yaygı üzerine bıraktılar. Kimisi bir avuç hurma, kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı, v.s. getirmişti.
Yaygının üzerinde toplanan azık çok az birşeydi. Üç sa` (3,120 gram) var veya yoktu!
Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı. Arkasından iki rekât namaz kıldı. Sonra da yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakka niyazda bulundu. Peşinden de Sahabîlere hitaben, “Kaplarınıza alınız” buyurdu.
Herkes getirdiği kabını doldurdu. Hiç bir kab boş kalmadı. Doyuncaya kadar da, yaygının üzerindeki azıktan yediler.
Sonunda gördüler ki, yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor.768

Tebük`ten Ayrılış
Peygamber Efendimiz yirmi gün kaldıktan sonra Ashabıyla Tebük`ten Medine`ye doğru harekete geçti.769
Resûl-i Ekrem Efendimizin devesinin yuları Ammar bir Yasir`in elindeydi. Arkadan ise deveyi Huzeyfe bin Yemân sürüyordu.
Bu arada bir grup münâfığın gece karanlığında kendisine suikastte bulunacağı Resûl-i Kibriyâ Efendimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hak tarafından haber verildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem (a.s.m.) devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli bulunuyordu.
Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bunlar, suikastı plânlayan münâfıklardı. Yoldaki dar boğazda Peygamber Efendimizi pusuya düşürmeyi planlamışlardı.
Peygamberimiz, hemen Hz. Huzeyfe`ye onları dağıtma emri verdi. Hz. Huzeyfe üzerlerine yürüyerek “Ey Allah`ın düşmanları” diye bağırdı. Birden korkuya kapılarak ordunun içine karıştılar.770
Resûl-i Ekrem Efendimize münafıkların, bu tarz bir suikasta teşebbüs ettiklerini öğrenen Hz. Üseyyid bin Hudayr fenâ halde hiddete geldi. Ordudaki münâfıkların boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:
“Halkın `müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, Ashabını öldürmeye başladı` diye yaygara yapmalarını hoş görmem.”
Üseyyid bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bunlar, senin Ashabın değiller ki?” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), “Mademki, dilleriyle, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu halde onlara dokunamayız”771 buyurdu.

Mescid-i Dırar
Peygamber Efendimiz, Tebük seferine hazırlandığı sıradaydı. Kubâlı bir grup münâfık huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve uzak yere gidemeyeceklerin namaz kılmaları için bir Mescid yapmış bulunuyoruz” dedikten sonra ilâve etmişlerdi:
“Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”772
Dillerinden dökülen bu cümleler, zahire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi olarak görünüyordu. Ne var ki, içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı. Maksatları; Müslüman cemaatı bölmek, İslâmın ilk mescidi olan Kubâ Mescidinden, inşa ettikleri mescide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efendimizin “fasık” diye adlandırdığı Ebû Amir Rahip Abdi Amr2 da kendilerine yardım edeceğine söz vermiş ve şöyle demişti: “Siz, bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar silah depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kaysere gideceğim. Rumlardan asker getirtip Muhammed ve Ashabını Medine`den çıkaracağım.”773
Ne var ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz içlerinde gizledikleri bu menhus niyet ve çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük seferine çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Allah da dilerse gelir mescidinizde size namaz kıldırırız”774 buyurmuştu.
Hz. Resûlullahı çağırmalarındaki asıl maksat, inşâ ettikleri mescidin bir nevi kudsiyet ve meşrûiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse halkı oraya çekip meş`um gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.
Hakikatı halde böyle bir mescide ihtiyaç var mıydı? Hayır.
Ama, münâfıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı yerine kendilerince gerek duymuşlardı.
Nihâyet Tebük Seferi neticelenmiş Peygamber Efendimiz Ashabıyla Medine`ye dönüyordu. Medine yakınında bu münâfıklar Peygamberimizin yoluna çıkarak kendilerine verilmiş olan sözü yerine getirmesini istediler.775
Fakat, Cenâb-ı Hak, onların bu art niyetlerinin tahakkuk etmesine fırsat vermedi. İşin iç yüzünü orada Resûlüne inzal buyurduğu şu âyetlerle bildirdi:
“O kimseler ki, Müslümanlara zarar vermek, küfre yardımda bulunmak, mü`minlerin arasına ayrılık sokmak ve bundan önce Allah ve Resûlüne karşı savaşa yeltenmiş kimsenin gelişini beklemek için bir mescid edindiler. `Bizim iyilikten başka bir kastımız yok` diye yemin ederler. Yalan söylediklerine ise Allah şâhittir.
“O mescidde namaz kılma. Senin namaz kılmana lâyık olan mescid, ilk günden beri takvâ üzerine kurulu bulunan mesciddir. Orada maddî ve mânevî pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.
“Binâsını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa çökmeye yüz tutmuş bir yar kenarına kurup da onunla birlikte Cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zâlimler topluluğuna yol göstermez.
“Onların binâ ettikleri mescid, kalblerinde bir şüphe olarak devam eder ve kalbleri parçalanıp ölmedikçe o şüpheden kurtulamazlar. Allah herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar.”776
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Mâlik bin Duhşum ile Âsım bin Adiyy`i çağırıp şu emri verdi:
“Şu, halkı zâlim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız.”777
Peygamber Efendimizin bu emri derhal yerine getirildi.Kur`an`da “Mescidi Dırar (Zarar Mescidi)” olarak vasıflandırılan mâlum binâ yakılıp yıkıldı.778
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine`ye yaklaştığı sırada Ashab-ı Kirama hitaben, “Medine`de öyle kimseler vardır ki, sizin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidir” buyurdu.
Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Onlar Medine`de iken nasıl bizimle birlikte olabilirler” diyerek hayretlerini izhar ettiler.
Peygamber Efendimiz meseleyi şöyle izah etti:
“Onlar, ancak mâzeretleri sebebiyle Medine`de kalmışlardır. Allah-u Taâla Kitabında, `Mü`minlerin hepsinin birden harbe çıkması gerekmez. Her topluluktan bir kısım geride kalıp da, dinlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri geri döndüğünde onları ikaz etmeleri daha doğru olmaz mı? Umulur ki, böylece Allah`ın yasaklarından sakınmış olurlar` (Tevbe Sûresi, 122) buyurmuyor mu?
“Varlığım kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki; onların duâları, düşmanımıza silahlarımızdan daha tesirlidir.”779
Medine`ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Dağına baktı ve “İşte Uhud Dağı! O bizi sever, biz de onu severiz” buyurdu.780
Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine`deki büyük küçük bütün Müslümanlar yola çıkıp onu Seniyyetü`l-Veda` denilen tepede karşıladılar. Kadınlar, küçük çocuklar Hz. Resûlullahı tekrar görmenin sevincini yaşıyorlardı. Bu sevinçlerini, “Seniyyetü`l-Veda`dan dolunay doğdu üstümüze. Yalvaran bulundukça, Allah`a hamdetmek düşer bize” diyerek izhar ediyorlardı.781
Nihâyet, Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ramazan ayında Medine`ye geldi.782
İslâm ordusu, Tebük`te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak, böylesine uzun bir yolu en zor şartlar altında kat`edip düşmanı karşılamaya gitmesi bile büyük bir muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış aynı zamanda o günün en büyük devletlerinden biri olan Bizans İmparatorluğuna açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilememesi ise ayrı bir ehemmiyetli mânâyı taşıyordu. Bu, artık İslâm kuvvet ve kudretinin karşısına çıkacak bir gücün bulunmadığının bir ifadesiydi.

Selâmı Alınmayan Sahabîler
Hz. Kâ`b bin Mâlik, Hz. Mürâre bin Rebi` ve Hz. Hilâl bin Ümeyye, üçü de samimi, sağlam birer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf ihmâlkârlıklarının eseri olarak Tebük Seferine çıkan orduya katılmayıp Medine`de kalmışlardı.
Kâ`b bin Mâlik, Ensarın Hazreç Kabilesinden olan şâirdi. Akabe Bîatında bulunan üç şâirden biriydi. Harplerde kahramanlık duygularını harekete geçiren hamasî şiirler söylerdi.783 Tebük Seferine kadar Bedir hariç diğer bütün savaşlara katılmıştı. Hatta Uhud günü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli anda Resûl-i Kibriyâ Efendimizi miğferi altında parlayan mübârek gözlerinden o tanıyıp Ashaba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O günkü çarpışmada on bir yara da almıştı.784
Mürâre bin Rebi` ile Hilâl bin Ümeyye de Ashabı Bedir`den, örnek ahlâk ve fazilet sahibi iki Sahabî idi.785
Bu üç kişiden biri olan Kâ`b bin Mâlik (r.a.) seferden geri kalışım şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşını) meyvelerin olgunlaştığı ve ağaç gölgelerinin altında serinleme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı. Resûlullahla beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.
“Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Fakat hiç bir iş görmeden akşam üzeri döner geri gelirdim.
“Kendi kendime; `Hazırlanmağa imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var` derdim. Bu ihmalcilik bende durmayıp devam etmişti. Nihâyet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Resûlullah (a.s.m.) ile Müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben, o âna kadar, savaş teçhizatımdan hiç birini hazırlamamıştım. Yine kendi kendime; `Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim` diyordum.
“Ordu, Medine`den ayrılıp gittikten sonra hazırlanmak için sabah erkenden kalktım. Fakat yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım. Bu durumum Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip gitmeyi, onlara yetişmeyi düşündüm, keşke bunu olsun yapsaydım. Fakat bir türlü muvaffak olamadım.”786
Geri kalan diğer iki Sahabînin de durumları bundan farksızdı. Hiç biri kötü niyetle geri kalmış değildi. Ancak, ihmalkâr davranmışlar ve ordudan geri kalınışlardı. Bu durum da onların acı bir imtihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Mescidi Saâdetlerinde iken bu üç Sahabî af dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.
Hz. Kâ`b bin Mâlik af dilemeye gittikleri o ânı şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.) sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslümanlarla otururdu.
“Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe iştirak etmemiş olarılar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyânında bulundular. Bunlar seksen kadardı. Resûlullah (a.s.m.), onların sözlerine ve zahire bakarak beyân ettikleri özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah`tan af diledi ve işin iç yüzünü ve hakikatını Allah-u Teâlaya havale etti.
“O sırada ben de huzura geldim. Resûlullah Aleyhisselâma selâm verince acı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana, `Gel bakalım` diye buyurdu.
“Yürüdüm, önüne oturdum. Bana, `Seni harpten alıkoyan sebep neydi? Sen Akabe`de bîat etmiş değil miydin?` buyurdu.
“`Evet, vallahi, yâ Resûlallah! Size her hal ü kârda yardım etmeye söz verdim. Yâ Resûlallah! Allah`a yemin ederim ki, sizden başka şu dünyada insanlardan herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelâde bir özür ileri sürerek onun gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım.
Çünkü, ben Allah`ın inayeti ile kuvvetli bir hitabete sahibim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mâzur görürsün. Fakat birgün Allah sana işin hakikatini bildirirse yine bana kızarsın. Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem, yine kızacaksınız. Ama ben bu hususta Allah`ın affını diliyorum. Hayır, hiç bir mazeretim yoktu. Şunu da belirteyim ki, hiçbir zaman sefere çıkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da olmamıştım.”787
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Kâ`b Hazretlerinin bu konuşmasından sonra, “İşte bu doğruyu söyledi. Kalk git; Allah senin hakkında bir hüküm verinceye kadar bekle”788 buyurdu.
Diğer iki Sahabî de Kâb Hazretleri gibi konuştular. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), onlara da gidip Allah`ın haklarında indireceği hükme kadar beklemelerini söyledi.789

Görüşme Yasağı
Resûl-i Ekrem, Allah`ın kendisine vahiy ile bildireceği hükme kadar, diğer Müslümanların bu üç kişi ile görüşüp konuşmalarını da yasakladı.790
Bu yasak üzerine, artık herkes onlardan kaçıyordu. Görüşmek istedikleri kimseler, hattâ akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyorlardı. Hattâ selâmlarını bile almıyorlardı. Artık yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalblerini sıkıştırmaya başlamıştı.
Kâ`b bin Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı halini ise şöyle tasvir eder:
“Resûlullah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zatla Müslümanların konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyordu. Bize karşı tutumları başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık tanıdığım o dünya değildi sanki. Bu durumumuz tam elli gün devam etti.
“İki arkadaşım kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağlayarak geçiriyorlardı. Ben ise onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, sokaklarda çarşılarda dolaşıyordum. Fakat, bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Sahabîleriyle sohbete başlayan Resûlullaha (a.s.m.) selâm veriyordum ve kendi kendime; `Acaba selâm almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?` diye soruyordum.
“Sonra Resûlullahın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini kolluyordum. Ben namaza durduğum zaman Resûlullah bana bakıyor. Onun tarafına döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”791
İşte bu üç Sahabî böylesine acı ve ibretli bir imtihana tabi tutulmuşlardı.
Hatta oldukça ibret vericidir ki: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek istemediğini gören Kâb` Hazretleri bir gün amcası oğlu Ebû Katâde`nin yanına varır. Selâm verir. Ebû Katâde onun selâmını almaz. Hz. Resûlullahın selâmını almadığı kimsenin selâmını Ebû Katâde nasıl alabilirdi? İsterse en yakın akrabası, isterse öz kardeşi olsun! Ashabı Kirâmın, Hz. Resûlullaha olan muhabbet ve sadakatlerinin bariz bir misâlidir bu.
Hz. Kâ`b bin Mâlik, selâmını almayan Ebû Katâde`ye, “Allah için olsun söyle, Allah`ı ve Resûlünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” diye sorar.
Ebû Katâde, tek kelime bile cevap vermez. İkinci kez sorar. Ebû Katâde yine tek kelime konuşmaz. Üçüncü sefer sorunca sadece, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” diye cevap verir.
Çok sevdiği amcası oğlu Ebû Katâde`den bu cevabı alan Kâ`b, tabii ki göz yaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı olarak oradan uzaklaşır.792
Henüz Kâ`b ve arkadaşları Allah`ın Resûlü ve Müslümanların kendilerine karşı takbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan Hükümdarı Hıristiyan Cebele bin Eyhem`den kendisine bir mektup geldi. Mektupta kendisine hitaben şöyle deniliyordu:
“Haber aldığıma göre sahibin (Peygamberimiz) sana cefâ ve ezâ ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şanına lâyık bir sûrette hürmet ve ihsanda bulunuruz.”793
Hz. Kâ`b mektubu okuyunca kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır” dedi ve mektubu ânında yırtıp yakarak794 Hz. Resûlullaha olan sadakâtını bir kere daha ortaya koydu.

Bir Yasak Daha
Kâ`b (r.a.) ve iki Sahabînin tutuldukları imtihan, çilelerinin kırkıncı günü bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara şu haberi gönderdi:
“Bundan böyle hanımlarına da asla yaklaşmayacaklardır!”795
Bu emri alan Hz. Kâ`b, hanımına, “Bu hususta Allah`ın hükmü gelinceye kadar git babanın evinde, kal!” diye emretti.796
Gerçekten Kâ`b bin Mâlik ile diğer iki Sahabî Mürâre bin Rebi` ve Hilâl bin Ümeyye çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah`a ve Resûlüne karşı olan sadakâtlarının derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi onlar da kendilerine yakışan sadakâtı göstermekte asla tereddüt göstermiyorlardı.

Sahabî Kadındaki Feraset
Üç kişiden biri olan Hilâl bin Ümeyye hizmetini kendisi göremeyecek kadar yaşlıydı. Bu muâmeleye mâruz kalışından dolayı durmadan ağlıyordu. Yemiyor, içmiyordu. İçtiği bir yudum su veya birazcık süttü.
Kendisine bu emir tebliğ edilince hanımı çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna geldi:
“Yâ Resûlallah” dedi, “Hilâl bin Ümeyye, kendi işini göremeyecek kadar yaşlanmış bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sadece ona hizmette bulunmama müsaade eder misiniz?”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şartıyla, hizmet edebilirsin”797 buyurdu.
Kadın, “Yâ Resûlallah,” dedi, “vallahi, onun ne bana, ne de hiç bir şeye doğru kımıldayacak hali var. Vallahi, bu muameleye mâruz kalışından beri de durmadan ağlıyor. Gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum.”798

Beklenen Hüküm
Nihayet, bu üç Sahabînin çektikleri çilenin ellinci günü tamamlanmıştı. Cenâb-ı Hak, Resûlüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek tevbelerinin kabul edildiğini şöyle müjdeledi:
“Haklarında hüküm bırakılmış olan üç kişiye de Allah tevbe nasip etti. Öyle ki, yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber onlara dar gelmiş, kalbleri sıkıştıkça sıkışmış ve Allah`ın azâbından kurtulmak için Ondan başka sığınacak bir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah onlara pişman olup dönmeleri için tevbe nasip etti. Muhakkak ki Allah, tevbeleri çokça kabul edici ve kullarına merhamet edicidir.”799
Cenâb-ı Hakkın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle bu üç zatın elli gün süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakkın malûm üç kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu Ashab-ı Kirama bildirdi.
Bunun üzerine, Zübeyr bin Avvam (r.a.) atına atlayarak son sürât Kâ`b bin Mâlik`i, Said bin Zeyd ise Hilâl bin Ümeyye`yi müjdelemeye gitti.O sırada Kâ`b bin Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya Bütün genişliğine rağmen ona dar geliyor ve ruhunu âdeta tutmuş sıkıyordu. Tam bu esnada Hz. Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık üzerindeki bütün sıkıntılar gitmişti. O küçücük evi sanki bir dünya gibi genişlemişti. Ruhundaki sıkıntı, yerini ferah ve sürura terk etmişti. Sevincinden üzerindeki elbisesini çıkarıp Hz. Zübeyr`e giydirdi.800
Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl bin Ümeyye de derhal secdeye kapandı. Uzun bir süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren Sahabî der ki: “Sevincinden can verdiğini sandım.”
Mürâre bin Rebi`yi de bir başka Sahabî müjdeledi.
Kâ`b bin Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Peygamber Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescid-i Nebevînin yolunu tuttu. Her gören kendisine, “Allah, tevbeni kabul etti, müjdeler olsun sana, ey Kâ`b!” diyordu.
Kâ`b, mescide vardı. Selâm verip Hz. Resûlullahın huzurunda diz çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Kâ`b`ın selâmını tatlı bir tebessümle birlikte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Kâ`b! Bugün, annenden doğduğun günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mesûdudur” diye buyurdu.
Kâ`b bin Mâlik, “Yâ Resûlallah! Bu müjde senden mi, yoksa Allah`tan mı?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından”801 diye buyurdu.
Mânevî sıkıntıdan kurtulan Kâ`b, son derece memnun ve mesrurdu, “Yâ Resûlallah! Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resûlü yolunda sadaka olarak malımı dağıtmak istiyorum” dedi.
Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malımın bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır”802 cevabını verdi.

708. Tabakât, 2:165.
709. Sîre, 4:159; Tabakât, 2:165.
710. Tabakât, 2:165.
711. Tirmizî, 5:615.
* Bir dirhem, üç gramdır.
712. Tirmizî, 5:615.
713. A.g.e., 5:615; Üsdü`l-Gâbe, 3:327
714. Sîre, 4:161.
715. Taberî, 10:197.
716. Üsdü`l-Gâbe, 3:315-316.
* Sa`: 1040 dirhemlik bir hububat ölçeğidir. Bir dirhem 3 gram olduğuna göre, bir Sa` 3.120 gram demektir.
717. Taberî, 10:194-195.
718. İsâbe, 2:500.
719. İbn-i Kesir, Sîre, 4:9.
720. Megazî, 3:991-992.
721. Sîre, 4:161; Tabakât, 2:165.
722. Sîre, 4:161; Tabakât, 2:165.
723. Tevbe Sûresi, 92.
724. Sîre, 4:161-162.
725. Megazî, 3:1041.
726. Sîre, 4:160.
727. Tevbe Sûresi, 81.
728. Tevbe Sûresi, 49.
729. Tevbe Sûresi, 45.
730. Tevbe Sûresi, 47.
731. Sîre, 4:162; Tabakât, 2:166.
732. Sîre, 4:162; Tabakât, 2:165.
733. Tabakât, 3:25.
734. A.g.e., 3:24; Buharî, 3:86.
* Harun, Musâ, Tur Dağına çıktıkları zaman geride kavminin idaresine bakmak üzere kardeşi Hz. Harun`u bırakmıştı. (Geniş bilgi için bkz.: B. Ateş, Peygamberler Tarihi, s. 367-438.)
735. Tabakât, 3:24; Buharî, 3:86.
* Resûl-ü Ekrem Efendimizin, bu son gazalarında en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir`e vermesinin, vefatlarından sonra onun ilk halife olacağına latif bir işaret olduğu zikredilmiştir.
736. Sîre, 4:163.
737. A.g.e., 4:16; Tabakât, 3:24-25.
738. Sîre, 4:163; Tabakât, 24.
739. Sîre, 4:163; Tabakât, 25.
740. Sîre, 4:162; Taberî, 3:143.
741. Sîre, 4:167; Taberî, 3:145.
742. Sîre, 4:167; isâbe, 4:64.
743. Tevbe Sûresi, 34.
744. Tabakât, 4:233-234.
745. Sîre, 4:168; Tabakât, 4:235.
746. Sîre, 4:165.
747. A.g.e., 4:165; Buharî, 3:90; Müslim, 4:2286.
748. Şîre, 4:164-165; Taberî, 3:144.
749. İbn-i Kesir, Sîre, 4:16.
750. Zâdü`l-Mead, 1:156.
751. Sîre, 4:165-166; Taberî, 3:144; ibn-i Kesir, Sîre, 4:16.
752. Sîre, 4:166.
753. A.g.e., 4:166.
754. Sîre, 4:167; İbn-i Kesîr, Sîre, 4:16-17.
755. Şifâ, 1:650-651.
756. Sîre, 4:163; Taberî, 3:144.
757. Sîre, 4:164; Taberî, 3:144.
758. Müsned, 3:37; İbn-i Kesîr, Sîre, 4:23-25.
759. Müsned, 3:416; Müslim, 4:1737-1738.
760. İnsanü`l-Uyûn, 3:119.
761. Müsned, 3:304, 5:248; Buharî, 1:70; Müslim, 1:370; Sünen, 1:210-211.
762. Sîre, 4:169-170; Taberî, 3:146.
763. Sîre, 4:169-170; Taberî, 3:146.
764. Sîre, 4:169-170; Taberî, 3:147.
* Eyle, ilk Yahudi şehirlerindendir. Hz. İbrahim`in (a.s.) torunu Eyle`den dolayı bu isimle anılmıştır. Hicaz`ın sonu ve Şam`ın başlangıcıdır.
765. Uyunü`l-Eser, 2:221.
766. Tabakât, 1:289.
767. Sîre, 4:169; Tabakât, 1:289-290.
768. Müsned, 3:11; Müslim, 1:57; ibn-i Kesîr, Sîre, 4:17.
769. Sîre, 4:170; Tabakât, 2:168; Taberî, 3:147.
770. İbn-i Kesîr, Sîre, 4:36.
771. Megazî, 3:1043-1044.
772. Sîre, 4:174; Taberî, 3:147.
* Ebû Amir, başmünafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl`ün yakın akrabası idi. Cahiliyye Devrinde ruhbanlığa özenirdi. Peygamber Efendimize (a.s.m.) peygamberlik verilince bunu kıskanmaya başladı. Peygamber Efendimiz hicretle Medine`ye gelince, o, etrafına topladığı bir kaç adamla Medine`ye gitti. Bedir Savaşında Müslümanlara karşı savaştı. Bizzat Peygamber Efendimiz ona `fasık` adını taktı. Mekke`nin fethinden sonra Şam`a gitti.
773. Zâdü`l-Mead, 3-12.
774. Sîre, 4:174; Taberî, 3:147.
775. Sîre, 4:174; Taberî, 3:147.
776. Tevbe Sûresi, 107-110.
777. Sîre, 4:174; Taberî, 3:147.
778. Sîre, 4:174; Taberî, 3:147.
779. Tabakât, 2:168; Megazî, 3:1056-1057; Müsned, 3:341; Sünen, 3:12.
780. Müsned, 5:425; Müslim, 2:1011.
781. Zadü`l-Mead, 3:12; İnsanü`l-Uyûn, 3:123.
782. Tabakât, 2:167.
783. Üsdü`l-Gâbe, 4:248; İsâbe, 3:302.
784. Üsdü`l-Gâbe, 4:247.
785. A.g.e., 4:343.
786. Sîre, 4:176; Buharî, 3:87.
787. Sîre, 4:177; Buharî, 3:87-88.
788. Sîre, 4:178; Buharî, 3:88.
789. Sîre, 4:178; Buharî, 3:87.
790. Sîre, 4:178; Buharî, 3:87.
791. Sîre, 4:178; Buharî, 3:88.
792. Sîre, 4:178; Müsned, 3:458; Buharî, 3:88.
793. Sîre, 4:178; Müsned, 3:458; Buharî, 3:88.
794. Sîre, 4:179; Buharî, 3:88.
795. Sîre, 4:179; Buharî, 3:88.
796. Sîre, 4:179; Buharî, 3:88.
797. Sîre, 4:179; Buharî, 3:88.
798. Sîre, 4:179; Buharî, 3:88.
799. Tevbe Sûresi, 118.
800. Sîre, 4:180; Buharî, 3:89.
801. Sîre, 4:180; Buharî, 3:89.
802. Sîre, 4:180; Müsned, 3:459; Buharî, 3:89.

 

Salih Suruc

PostHeaderIcon Mekke’nin Fethi ve Fetihte yaşanan olayların ayrıntıları

“Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık.

(el-Feth Sûresi, 1)

 

a) Hudeybiye Muâhedesinin Bozulması

Hudeybiye Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında yapılmıştı. Anlaşma şartlarına göre, diğer Arap kabîleleri, iki taraftan birinin himâyesine girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzâa kabîlesi, Müslümanların Benî Bekir (Bekir oğulları) kabîlesi de Kureyş’in himâyesine girmişti.

Hicretin 8′inci yılı Şaban ayında, Benî Bekir kabîlesi, Peygamberimizin himâyesinde bulunan Huzâa kabîlesine ansızın bir gece baskını yaptı. Esâsen iki kabîle arasında öteden beri düşmanlık vardı. Bu baskında Benî Bekir, Kureyşten yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvân ve Süheyl.. gibi ileri gelen bir kısım Kureyş gençleri baskında bizzat bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzâalılardan 23 kişi ölmüş, sağ kalanlar Harem-i Şerîf’e sığınarak kurtulabilmişlerdi.

Bu olay üzerine Huzâalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine’ye geldiler. Rasûlüllah (s.a.s.)’a durumu anlatıp yardımını istediler.

Huzâalılarla Müslümanlar arasında ötedenberi dostluk vardı. Bu dostluğun temeli, İslâm’dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu sebeple Huzâalılar, Müslümanlarla ilgili, Mekke’de olup biten her şeyi Rasûlüllah (s.a.s.)’a gizlice bildirirlerdi. Hendek Savaşı hazırlığını da onlar haber vermişlerdi.

Huzâa kabilesine yapılanlardan, Rasûlüllah (s.a.s.) son derece üzüldü. Kendilerine yardım edeceğini va’detti. Kureyş’e derhal bir elçi göndererek:

Öldürülen Huzâalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya

Benî Bekir Kabîlesinin himâyesinden vazgeçilmesini istedi.

İki şarttan biri kabûl edilmediği takdirde, Hudeybiye Anlaşmasının bozulmuş sayılacağını, bildirdi.

Kureyşliler, ilk iki şartı kabûl etmeyip Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş oldular.

b) Kureyş’in Barışı Yenileme Teşebbüsü

Kureyşliler, bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı bozduklarına pişmân oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve barış süresini uzatmak üzere Ebû Süfyân’ı Medine’ye yolladılar.

Ebû Süfyân, Medine’de önce, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın zevcelerinden kızı Ümmü Habîbe’ye gitti. Oturacağı sırada, Ümmü Habîbe minderi topladı. Halbuki evde üzerine oturulacak başka bir şey yoktu. Ebû Süfyân sordu:

- Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi minderden? Kızı cevap verdi.:

- Bu, Rasûlüllah (s.a.s.)’e âittir. Sen ise müşriksin, pissin. Bu yüzden üzerine oturmanı istemedim.(315)

Ebû Süfyân, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.)’e başvurdu. Olumlu bir sonuç alamadı. Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer olmak üzere ashâbın ileri gelenleriyle bir bir görüştü, barışın yenilenmesi için desteklerini istedi. Hz. Fâtıma’yı ziyâret ederek O’ndan yardım bekledi. Fakat bütün gayretleri boşa çıktı; hiç bir netice elde edemedi. Eli boş dönmek istemiyordu. Hz. Ali’nin tavsiyesine uymaktan başka çâre yoktu. Mescide geldi:

- Ey nâs, ben her iki tarafı da himâyeme alarak, Hudeybiye barışını yeniliyorum. Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz.. dedi. Fakat, kimseden cevâp alamadı. Devesine bindi, ümitsiz olarak Mekke’nin yolunu tuttu. Bir işâretle bütün Mekke’yi harekete geçiren Ebû Süfyan, Medine’de kimseye sözünü dinletememiş, öz kızına bile merâmını anlatamamıştı.

Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı. Onun sözlerini dinleyenler:

- Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi getirmedin ki, güven içinde olalım, Savaş haberi getirmedin ki, hazırlanalım. Ali seninle alay etmiş. Senin tek başına ilân ettiğin barış neye yarar…, dediler.(316)

c) Fetih Hazırlığı

Ebû Süfyan Mekke’ye döndükten sonra Rasûlüllah (s.a.s.)gizlice fetih hazırlığına başladı. Ashâbına sefer için hazırlanmalarını emretti. Ayrıca, Gıfâr, Eslem, Eşca’ Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine bağlı kabîlelere haber salarak Ramazan’ın ilk günlerinde Medine’de toplanmalarını istedi.

Rasûlüllah (s.a.s.),Mekke’nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Kureyş savunma için hazırlık yapar da karşı koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden hazırlıklar son derece gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün yollar kesildi. Bu vazife Huzâa kabilesine verildi. İki taraf arasında sanki kuş uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka yöne çekilmesi için Necid tarafına bir de seriyye göndermişti.

d) Ebû Beltea oğlu Hâtıb’ın Kureyş’e Yazdığı Mektup

Ancak ashabtan Ebû Beltea oğlu Hâtıb, durumdan Kureyş’i haberdar etmek istemiş, bir mektup yazarak gizlice Mekke’ye göndermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), İlâhî vahiy ile bunu öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki arkadaşını görevlendirdi.

- Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var, onu alıp getirin,buyurdu.

Kadın önce inkâr etti, fakat, “seni şimdi çırılçıplak soyar, her tarafını ararız”, deyince, çâresiz mektubu saçının hotozu arasından çıkardı.(317)

Mektupta, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın önüne durulamaycak bir ordu ile Mekke üzerine yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp kaldı, çünkü Hâtıb’dan böyle bir şeyi kimse beklemiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) bir hey’et önünde Hatıb’ı sorguya çekti.

- Ey Hâtıb, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hâtıb:

- Ya Rasûlüllah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş’e anlaşarak bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman onların mahremi olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin, Mekke’de âilesini ve mallarını koruyacak yakınları var, benimse kimsem yok. Mekkelilerden nimetdârlar kazanarak âilemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra, kat’iyyen küfre razı olmam, diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:

- Yâ Rasûlallah, izin ver de şu münâfığın boynunu vurayım, demişti. Fakat, Rasûlüllah (s.a.s.) Hâtıb’ın suçunu bağışladı.

- Yâ Ömer, Hâtıb Bedir Gazası’nda bulundu, ne bilirsin belki de Cenâb-ı Hak Bedir ehline: “Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım” demiş olabilir, buyurdu.

Fakat bu olayla ilgili olarak:

“Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları ve Rabbımız olan Allah’a inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkardıkları halde onlara sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmışsanız, ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bildiğim halde, nasıl olur da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.” (el-Mümtehine Sûresi, 1) anlamındaki âyet-i kerime indirilmiştir.(318)

e) Mekke’ye Yürüyüş

Müslümanlığın temeli, “Tevhid İnancı” dır. Tevhid İnancı’nın, yeryüzünde en büyük âbidesi, Mekke’deki Kâbe’dir. Ancak bu kutsal yer, putlarla doldurulmuş, putperestliğin merkezi hâline getirilmişti. İslâm güneşi doğalı 20 yıl olmuştu. Artık, Mekke’nin şirkten kurtulması, Kâbe’nin putlardan temizlenmesi gerekiyordu.

Rasûlüllah (s.a.s.), Hicretin 8′inci yılı, Ramazan’ın 10′uncu Pazartesi günü 10 bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine’den çıktı.(319) (1 Ocak 630) Yolda katılan birliklerle, ordunun sayısı daha sonra 12 bine yükselmişti.(320) O gün Rasûlüllah (s.a.s.) ve ashâbı oruçluydu. Yola çıktıktan sonra oruçlarını bozdular. (321)

Rasûlüllah (s.a.s.)’ın amcası Abbâs Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını gizliyerek Mekkede müşrikler arasında kalmıştı. Böylece Mekke’deki haberleri gizlice Rasûlüllah (s.a.s.)’e ulaştırıyordu. Artık Mekke’de yapılacak iş kalmamıştı. Hîcret için Mekke’den çıktı, fakat yarı yolda Fetih Ordusuyla karşılaştı. Eşyâsını çocuklarıyla Medine’ye gönderip O da orduya katıldı. Rasûlüllah (s.a.s.) Abbâs’ın gelişinden memnun oldu.

- Peygamberlerin sonuncusu ben oldum, muhâcirlerin sonuncusu da sen; diye iltifatta bulundu.

Mekke’ye bir konak (yaklaşık 16 km.) mesâfede “Merru’z-zahrân” denilen yerde karargâh kuruldu. Rasûlüllah (s.a.s.), ortalık kararınca burada ordu mevcûdunun sayısınca ateş yakılmasını emretti. Böylece, ordunun haşmetini Kureyş’e göstermek istiyordu.

Yollar iyice tutulduğu için, İslâm ordusu Merru’zahrân’a gelinceye kadar Mekkeliler hiç bir haber alamamışlardı. Müslümanların yaklaştığını duyunca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ebû Süfyân durumu anlamak, Müslümanlar hakkında bilgi edinmek istiyordu. Yanına bir kaç kişi alarak, Mekke’den çıktı. Uzakta yanmakta olan ateşler, hacıların, Arafatta arefe gecesi yaktıkları ateşlere benziyordu. Merakla ateşlere doğru ilerledikleri sırada Rasûlüllah (s.a.s.)’ın muhâfızları tarafından yakalanarak Peygamber Efendimizin huzûruna getirildiler, Rasûlüllah (s.a.s.)’a karşı en çok kin besleyen Mekke’nin resi Ebû Süfyân burada müslüman oldu. Artık Mekke fethedilmiş demekti. Belki hiç mukavemet görülmeyecekti. Hz. Abbâs:

- Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyân övünmeyi sever, iftihâr edebileceği bir lütufta bulunsanız, demişti. Rasûl-i Ekrem:

- Her kim Ebû Süfyân’ın evine girerse, emniyettedir. Her kim kendi evine kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Her kim Harem-i Şerîf’e girerse, emniyettedir. Ebû Süfyân bunu ilân etsin, buyurdu.(322) Daha dün, İslâm düşmanlarının lideri olan kişi, bugün Rasûlüllah’ın emirlerini tebliğ etmekle iftihâr edecek, şeref kazanacaktı.

Merru’z-zahrân’dan hareket edileceği sıra Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Abbas’a:

- Ebû Süfyân’ı yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun ihtişâmını görsün, diye emretti.

Hz. Abbâs, Ebû Süfyân’ı, ordunun geçeceği dar bir geçit yerine oturttu. Mücâhidler sırayla alay alay Ebû Süfyân’ın önünden geçtikçe Ebû Süfyân’ın yüreği burkuluyor, geçen her kafilenin hangi kabîle olduğunu soruyordu. Hz. Abbâs:

- Bunlar Gıfâr kabîlesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen kabîleleri bir bir anlattıkça Ebû Süfyân:

- Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki , buraya kadar gelmişler, diye hayretini ifâde ediyordu. Bir ara:

- Yâ Abbâs, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da büyümüş, dedi. Hz. Abbâs:

- Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevâp verdi.

Nihâyet, Ebû Süfyân’ın daha önce benzerini görmediği bir birlik geçti. Bunlar, ensârdı. Başlarında Sa’d b. Ubâde sancağı taşıyordu. Son gelen birlik, sayıca hepsinden azdı. Bu birlikte Rasûlüllah (s.a.s.) ile ensar ve muhâcirlerden en yakın arkadaşları vardı. Rasûlüllah (s.a.s.)’in sancağını Avvâm oğlu Zübeyr taşıyordu.

Ensâr alayı, Uhud ve Hendek Savaşları’nda müşrik ordusunun başkomutanı Ebû Süfyân’ın önünden geçerken Sa’d b. Ubâde:

- Ey Ebû Süfyân, bugün en büyük kıtal günüdür, bu gün Kâbe’de kan dökmenin helal kılındığı gündür, demişti. Ebû Süfyân Sa’d'ın sözlerini Rasûlüllah (s.a.s.)’a nakletti. Hz. Rasûlüllah (s.a.s.):

- Sa’d yanlış söylemiş, bugün Cenab-ı Hakk’ın Kâbe’yi yücelteceği gündür. Bugün Kâbe’nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür, buyurdu.(323) Sa’d'ın kan dökmesinden endişelendiği için, hemen Hz. Ali’yi gönderdi, ensâr sancağının Sa’d'dan alınıp oğlu Kays’a verilmesini emretti.(324)

Müslüman mücâhidlerin geçit resmini baştan sona seyreden Ebû Süfyân, Mekke’nin tesliminden başka çâre olmadığını anladı. Hz. Abbas’tan ayrılarak, hemen Mekke’ye döndü. Harem-i Şerif’e vardı. Heyecân içinde kendisini bekleyen Mekkelilere yüksek sesle hitâbetti:

- Muhammed (s.a.s.) , karşı koymamıza imkân olmayan bir ordu ile geliyor:

1) Her kim Ebû Süfyan’ın evine gelirse emniyettedir.

2) Her kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.

3) Her kim, Harem-i Şerîf’e sığınırsa emniyettedir. Ey Kureyş, Müslüman olunki, selâmet bulasınız…

Ebu Süfyân’ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. Her gün Müslümanlığın aleyhinde bulunan bu adam, şimdi herkese “müslüman olun”, diyordu. Herkeste bir telâş başladı. Kimisi küfrediyor, kimisi bağırıp çağırıyor, kimi de mukavemet için hazırlanıyordu. Çoğunluk ise Ebû Süfyân’ın sözlerine uyup evlerine çekildiler. Bir kısmı da Harem-i Şerîf’te ve Ebû Süfyân’ın evinde toplandılar.

f) Mekke’ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)

Rasûlüllah (s.a.s.), Mekke’ye girmeden önce, “Zî Tuvâ” denilen yerde durdu. Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin gireceği yerleri tâyin etti. “Sakın savaşa girmeyin, saldırıya uğrayıp mecbûr kalmadıkça kan dökmeyin…” diye tenbihte bulundu.

Sekiz yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl ayrılmıştı, şimdi nasıl bir ihtişâmla dönüyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) devesinin üstünde bütün bunları düşünüyor, mağrûr bir fâtih gibi değil, son derece mütevâzi bir halde, başı secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış, tesbih, tehlil ve duâ ile, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lütuflarına şükrederek ilerliyordu.

Bütün birlikler, kan dökmeden Mekke’ye girdiler. Yalnızca Velîd oğlu Hâlid’in komuta ettiği birlik tecâvüze uğradı. Kureyş’in azılılarından Ümeyye oğlu Safvân, Amr oğlu Süheyl ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime bir çete kurdular. Hâlid’in birliklerini Mekke’ye girerken ok yağmuruna tutarak iki müslümanı şehid ettiler. Bu durumda Hâlid, saldırganlar üzerine hücûm ederek, bir hamlede onüç tanesini öldürdü, diğerleri dağılıp kaçtılar.

Rasûlüllah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat, tecâvüzün müşriklerden başladığını öğrenince:

- İlahî takdir böyleymiş, buyurdu.

Rasûlüllah (s.a.s.) çadırını Kinâneoğulları yurdunda “Hacûn” denilen yerde kurdurdu. Mekke Devri’nin 7′inci yılında, Kureyş müşrikleriyle Kinâneoğulları burada küfr üzerine anlaşmışlardı(325). Bu anlaşma gereğince müslümanlar üç yıl muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.

Rasûlüllah (s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek’at “duhâ namazı” kıldı, sonra, devesine binerek, Kâbe’ye geldi. Yol boyunca Fetih Sûresi’ni okuduğu işitiliyordu.(326) Deve üzerinde, ihrâmsız olarak Kâbe’yi tavâf etti. Elindeki ucu eğri değnekle hacer-i Esved’i istilâm etti.

g) Kâbe’nin Putlardan Temizlenmesi.

Kâbe etrâfında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan “Hubel”, Kâbe’nin üstüne konulmuştu. Diğerleri Kâbe’nin etrafına ve içine yerleştirilmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) değnekle bunları itiyor, her birini bizzât deviriyordu. Putlar yıkılırken:

“Hak geldi, bâtıl yok oldu, esasen bâtıl yok olmağa mahkûmdur.”(327) “Hâk geldi, artık bâtıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir”(328) diyordu.(329)

Kâbe’ye girmek için Rasûlüllah (s.a.s.) anahtarını istedi. Talha oğlu Osmân anahtarı getirdi. “Emânettir Ya Rasûlallah”, diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e teslim etti. Kâbe’nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına resimler asılmıştı. Rasûlüllah (s.a.s.)’ın emriyle Hz. Ömer bunları dışarı attı. Müşrikler, ilah diye taptıkları putların parçalanışını şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabûdlar bir anda moloz yığını haline gelmiş, çöplüklere atılmıştı. Sonra, Rasûlüllah (s.a.s.), yanına Üsâme, Bilal ve Talha oğlu Osmân’ı da alarak Kâbe’ye girdi, kapının karşısındaki duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Bu sırada bütün Kureyş Hârem-i Şerif’te toplanmış, sabırsızlıkla, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı.

h) Fetih Hutbesi ve Genel Af

Rasûlüllah (s.a.s.) Kâbe kapısının eşiğinde durdu. Karşısında sıralanmış olan Mekkelilere baktı. 20 yıl boyunca şahsına ve müslümanlara ellerinden gelen her kötülüğü yapmaktan çekinmeyen bu adamların hayâtı, şimdi O’nun iki dudağı arasından çıkacak hükme bağlıydı. Rasûlüllah (s.a.s.) 20 yıl boyunca çektiklerini bir anda zihninden geçirdi, sonra şöyle hitâbetti.

“Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O’nun eşi ve ortağı yoktur. O va’dine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. kuluna yardım etti, tek başına bütün düşmanları hezîmete uğrattı.

İyi bilinki bütün câhiliyet âdetleri, mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız, Kâbe hizmetleriyle hacılara su dağıtma işi (hicâbe ve sikaye hizmetleri) bu hükmün dışında bırakılmıştır.

Ey Kureyş Cemâati! Allah sizden câhiliyet gururunu, babalarla, soylarla büyüklenmeği giderdi. Bütün insanlar, Âdem’dendir, (O’nun çocuklarıdır.) Âdem de topraktan yaratılmıştır.”

Sonra şu anlamdaki âyet-i kerîmeyi okudu.

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Övünesiniz diye değil, kolaylıkla tanışasınız diye, sizi milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, Ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah her hâlinizi bilir, O her şeyden haberdârdır.” (Hucurât Sûresi, 13)

Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm’ın geniş sâhasını dolduran kalabalığı mânâlı bir bakışla süzdükten sonra:

- Ey Kureyş cemaâtı! Size şimdi nasıl bir muâmele yapacağımı sanıyorsunuz? diye sordu. Mekkeliler hep bir ağızdan:

- Hayır umuyoruz. Sen kerîm bir kardeş, âlicenâb bir kardeş oğlusun, diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):

- Ben de size Yûsuf’un kardeşlerine söylediği gibi, “Bu gün size geçmişten dolayı azarlama yok.” (Yûsuf Sûresi, 92) diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz (331), buyurdu.

Böylece Rasûlüllah (s.a.s.) hepsini affetmişti. Halbuki bunlar Hz. Peygamber (s.a.s.)’e neler yapmamışlardı. Müslümanları en korkunç işkencelere tâbi tutmuşlar, akla hayâle gelmedik eziyetler yapmışlardı. Şimdi başkaları olsa ne yapardı; Hz. Peygamber (s.a.s.) ne yapmıştır? Bu mukayese Rasûlüllah (s.a.s.)’in büyüklüğünü ortaya koymağa kâfidir.

Bu hitâbesinden sonra Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm’da oturdu. Sikaye (hacılara su ve zemzem dağıtma) hizmeti Abdülmuttaliboğullarındaydı. Bu hizmeti Hz. Abbâs yapıyordu. Hicâbe (Kâbeyi açıp-kapama ve anahtarını taşıma) hizmetini ise Ebû Talha oğulları yapıyordu. Bu esnâda Hz. Ali bu iki hizmetin Abdülmuttaliboğulları’nda birleştirilmesini istemişti. Fakat Rasûlüllah (s.a.s.) Osman b. Talha’yı çağırdı.

- Yâ Osmân, bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür, al işte anahtarın, buyurdu (332).

Öğle vakti, Hz. Bilâl Kâbe’nin üstüne çıktı. Güzel ve gür sesiyle ezana başladı. “Allâhü Ekber” nidâları müşriklerin yüreklerini burkuyordu. Bu esnâda, Ebû Süfyân, Esîd oğlu Attâb, Hişâm oğlu Hâris gibi Kureyşin ileri gelenlerinden birkaç kişi Kâbe’nin avlusunda bir köşeye toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinden Attâb:

- Babam şanslı adammış, daha önce öldü de şu sesi işitmedi, dedi. Hâris de:

- Şunun hak olduğunu bilsem, vallâhi ben de icâbet ederdim, diye konuştu. Ebû Süfyân ise:

- Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların bile dile gelip O’na haber vereceğinden korkuyorum, dedi.

Az sonra yanlarına Rasûlüllah (s.a.s.), aralarında konuştuklarını bir bir söyledi. Bunun üzerine:

- Konuştuklarımızı kimse duymamıştı. Biz şehâdet ederiz ki, sen Allah’ın Rasûlüsün, diye şehâdet getirdiler.(333)

l) Mekke Halkının Bîatı

Öğle namazından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Safâ tepesinin yüksekce bir yerinde oturdu. Önce erkeklerden, sonra da kadınlardan bîat aldı. Erkekler, İslâm ve cihâd üzerine bîat ettiler(334). Kadınlar ise aşağıda meâli yazılı âyet-i celîledeki esaslara uyacaklarına dâir bîat ettiler.

“Ey Peygamber, mü’min kadınlar Allah’a hiçbir eş ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek ve hiçbir güzel işte sana karşı gelmemek üzere sana biata geldiklerinde biâtlarını kabûl et, Onlara Allah’tan mağfiret dile, Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.” (el-Mümtehine Sûresi, 12)

Erkekler, Rasûlüllah (s.a.s.)’in elini tutup musâfaha ederek biât ettiler. Kadınlar ise sözle ve Rasûlüllah (s.a.s.)’in bulunduğu su kabına ellerini batırarak bîat ettiler.(335) Rasûlüllah (s.a.s.) in eli, hiç bir zaman yabancı bir kadının eline değmemiştir. (336)

j) Rasûlüllah (s.a.s.)’in Ensâr’ın Endişesini Gidermesi

Fetihten sonra ensâr kendi aralarında :

- Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne doğup büyüdüğü vatanının fethini müyesser kıldı. Artık bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir, diye endişelerini belirtmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) bunu duyunca:

- Böyle bir şeyden Allah’a sığınırım. Ben memleketinize hicret ettim. Hayatınız, hayatım; ölümünüz ölümümdür, buyurdu. (337) Ensârın endişelerini giderdi.

(315) Zâdü’l-Meâd, 2/386; İbn Hişâm, 4/38

(316) İbn Hişâm, 4/39; Zâdü’l-Meâd, 2/387; Târih-i Din-i İslâm, 3/415

(317) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/322; Târih-i Din-i İslâm, 3/417

(318) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/323

(319) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis No: 1622); Târih-i Din-i İslâm 3/418

(320) Tecrid Tercemesi, 10/235; Kısas-ı Enbiyâ, 1/410

(321) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis No:1622)

(322) Zâdü’l-Meâd, 2/391; İbn Hişâm, 4/47; Tecrid Tercemesi, 10/332

(323) el-Buhârî, 5/91; Tecrid Tercemesi,10/331 (Hadis No: 1624)

(324) Zâdü’l-Meâd, 2/392; Tecrid Tercemesi, 10/332; İbn Hişâm, 4/49

(325) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No: 786) ve 10/335

(326) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/337 (Hadis No: 1625)

(327) el-İsrâ Sûresi, 81

(328) Sebe’Sûresi, 49

(329) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/338 (Hadis No: 1626)

(330) el-Buhârî, 5/93; Tecrid Tercemesi, 10/339 Buhârî’nin Abdullah b. Ömer’den rivâyetine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke’nin fethi günü Kâbe’ye girdiğinde içerde namaz kılmıştır. Abdullah b. Abbas’tan rivâyetine göre ise namaz kılmamış sadece tekbir getirmiştir. (Buhârî, 5/93)

(331) İbn Hişâm, 4/54; İbnü’l-Esîr, a.g.e., 2/252; Zâdü’l-Meâd, 2/394; Tecrid Tercemesi, 10/340-341

(332) İbn Hîşâm, 4/55; Zâdü’l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi, 10/342

Câhiliyet devrinde Kâbe’yi pazartesi ve perşembe günleri ziyarete açarlardı. Bir defasında Rasûlüllah (s.a.s) ‘de gelmiş halkla birlikte O da içeri girmek istemişti. Fakat Osmân b. Talha kabalık etmiş, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın içeri girmesine engel olmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.) hiç kızmadan:

-”Ya Osmân, yakında sen benim bu anahtarı dilediğim kişiye verebileceğim bir günü göreceksin…” buyurmuştu. Şimdi Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) anahtarı dilediğine verebilirdi. Fakat gene Osmân’a verdi. ve:

-Yâ Osmân, sana söylediğim söz gerçekleşti mi? diye sordu. Osmân, olayı hatırladı:

-Evet, gerçekleşti, şehâdet ederim ki sen, Allah’ın Rasûlüsün, dedi. (Zâdü’l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi, 10/342-343)

(333) İbn Hişâm, 4/56; Zâdü’l-Meâd, 2/395; İbnü’l-Esîr, a.g.e., 2/254

(334) İbnü’l-Esîr, 2/252-253

(335) Hak Dini Kur’ân Dili, 6/4916; Tecrid Tercemesi, 10/344

(336) el-Buhârî, 6/173; Müslim, 3/1489 (Hadis No: 1866); İbnü’l-Esîr, a.g.e., 2/254

(337) Zâdü’l-Meâd, 2/397; Müslim, 3/1405 – 1406 (Hadis No: 1780); Tecrid Tercemesi 10/346-347

diyanetgov.tr

 

PostHeaderIcon Huneyn Savaşı ve gerçekleşen olaylar

HUNEYN SAVAŞI

(Şevval, 8. H/630 M.)

Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlarla Havazin Müşrikleri arasında meydana gelen savaş.

Rasûlüllah (s.a.s) Mekke’nin fethi için Medine’den ayrıldığı zaman, nereye gideceğini açıklamamıştı. Rasûlüllah’ın Havazin kabilesi kendi üzerlerine gelebileceği endişesiyle savaş hazırlıkları yapmıştı. Müslümanlar Mekke üzerine yürüyüp orayı fethedince, Havazin kabilesi artık sıranın kendilerine geldiğini anladılar ve savaş hazırlıklarını tamamlayıp kendilerinin saldırmalarının daha uygun olacağını hesapladılar. Rasûlüllah bütün Arabistan’ı tevhid bayrağı altında birleştirmek kararında olduğu için, müslümanlarla müşriklerin er veya geç çatışmaları kaçınılmazdı.

Havazinliler; Taifli Sakifoğulları ve diğer müşrik Arap kabileleri ile ittifak kurarak kısa bir zaman içinde yirmibin kişilik bir ordu hazırlamışlardı. Havazinlilerin lideri Mâlik bin Avf, bu savaşın bir ölüm kalım savaşı olduğunun farkında idi. Askerlerinin bütün güçleriyle savaşmasını sağlamak için kabilesinin bütün çocuklarını, kadınlarını ve mallarını birlikte getirmişti. Bu hareketiyle, bir yenilginin onlar için top yekûn yok olma anlamı taşıyacağını herkese anlatmak istiyordu.

Rasûlüllah (s.a.s), müşrik kabilelerin bu ittifaklarını ve savaş hazırlıklarını haber alır almaz derhal savaş hazırlıklarına başladı. Hazırlıkları süratle tamamladıktan sonra 12.000 kişilik bir orduyla Mekke’den çıktı. İslâm ordusunun dörtbini Ensardan, bini Muhacirlerden, beşbini müslüman olan Arap kabilelerinden, ikibini de Mekkelilerden oluşuyordu. Hatta Seksen kadar Mekkeli müşrik de onlarla birlikte idi. Müşriklerin başlıca amacı, galibiyet halinde ganimetten pay almak ve müslümanların durumlarını görmekti.

İslâm ordusu muntazam bir yürüyüşle Huneyn civarına geldi. İslâm ordusunun böylesine büyük bir kuvvetle savaşa çıkması müslüman savaşçılar üzerinde son derece büyük bir etki uyandırdı. Hatta içlerinden bazıları işi kibir noktasına kadar götürerek böyle büyük bir ordunun asla yenilemeyeceğini düşündüler. Bunu Rasûlüllah’a açıkça söyleyenler bile oldu. Rasûl aleyhisselam bu sözlerden hiç hoşlanmadı. Çünkü, ordu ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun, gurur ve ihmal yüzünden darma dağın olabilirdi. Müslümanları şimdiye kadar zafere ulaştıran sayıları ve kuvvetleri değil, Allah’a olan imanları ve Allah’ın yardımı idi. Bunu unutmak, kulluk bilincinin zedelenmesine ve her zaman felâketlere neden olmuştu.

Mâlik bin Avf, ordusuyla Huneyn’e daha önce gelmişti. Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Tihame bölgesinde birçok inişli çıkışlı, dar geçitleri ve gizli yolları olan geniş bir vâdidir. Mâlik, vadinin doğal durumundan yararlanarak ordusunu pusuya yatırdı.

Rasûlüllah Huneyn civarına gelince bir yoklama yaparak İslâm ordusuna savaş düzeni aldırdı. Öğütler vererek çarpışmaya teşvik etti; sadakat ve bağlılık gösterirler, güçlüklere göğüs gererek dayanırlarsa zafere ulaşacaklarını müjdeledi.

İslâm ordusunun öncü süvârî birliğinin kumandanı Halid b. Velid idi. Ordu Huneyn vadisine doğru hareket etti. Halid b. Velid gururlu bir şekilde, düşmanın pusu kurması ihtimalini hiç hesaplamaksızın düşmanın işgal ettiği tahmin edilen yere doğru ilerledi. Fakat hiç ummadıkları bir anda müthiş bir saldırıya uğradılar. Askerler ne yapacaklarını şaşırdılar. Bu ani ve amansız saldırı, Halid b. Velid’in komuta ettiği Süleymoğulları atlıları arasında büyük bir bozguna yol açtı. Geriye dönüp hızla kaçmaya başladılar. Korku ve panik bir anda asıl ordu içinde de yayıldı. Ordu şaşkın bir vaziyette kaçışmaya başladı.

Yirmi yıldır çetin mücadelelerle elde edilen parlak sonuç, şimdi, bu sabahın alaca karanlığında bir anda sönüp gidecek miydi? Hayır. Allah, Rasûlünü bırakmaz, dünya yine şirkin karanlığına dönemez, tevhid dini sönmezdi. Ufuktan güneş doğmadan, sabahın alaca karanlığında, İslâm’ın güneşi batamazdı. Yalnız Allah’ın emir buyurduğu üzere sabretmek, dayanmak gerekiyordu.

Rasûlüllah da öyle yaptı. Yanında sadece Hz. Ali, Hz. Abbas, amcası Haris’in oğlu, Ebu Süfyan ve iki oğlu (ki birisi ilk anda şehid olmuştur) Fazl ibn Abbas, Eymen ibn Ubeyd (Rasûlüllah’ın azadlısı Ümmü Eymen’in oğlu) ve Üsame İbn Zeyd’den oluşan sekiz kişi kalmıştı. Buna rağmen büyük bir kahramanlık ve dayanaklılık örneği göstererek yanında kalan bir avuç müslümanla birlikte savaşa koyuldu. Hz. Abbas, Rasûlüllah (s.a.s)’e bir zarar gelmemesi için atının dizgininden tutmuş, çevrelerini saran düşmanı yarmaya çalışıyordu.

Bu arada, bazı Mekkeliler müslümanların dağılışını görünce, sevinç duygularını gizlemeye bile gerek görmeden kalblerinde bulunanı dile getiriyorlardı. Çantasında taşıdığı fal oklarıyla savaşa gelen Ebu Süfyan b. Harb, “artık onların bu bozgunları denize varıncaya kadar sürer. Andolsun ki Havazinliler onları yener” derken, Safvan b. Ümeyye’nin sözde müslüman olan kardeşi Kelede, “Muhammed ile ashabının bozguna uğradıklarım müjdelerim; artık bugün sihir bozuldu” diyordu. Uhud’da öldürülen Kureyş’in sancaktarı Osman ibn Ebi Talha’nın oğlu Şeybe ise, “Bugün Muhammed’den intikam alıyorum” diye bağırıyor, fırsattan istifade ederek Rasûl aleyhisselâmı öldürmenin yollarım arıyordu.

Savaşın kargaşası içinde Rasûlüllah vadinin sağ tarafına doğru çekildi. Câbir’den yapılan bir rivâyete göre Rasûlüllah (s.a.s) kaçışan müslümanlara, “Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Ben Rasûlüllahım, Ben Muhammed b. Abdullah’ım” diye sesleniyordu. Fakat develer birbirine giriyor, insanlar alabildiğine kaçışıyordu. Bunun üzerine Rasûl aleyhisselâm yanındaki Hz. Abbas’tan müslümanları çağırmasını istedi. Hz. Abbas yüksek sesle “Ey Akabe’de biat eden Ensar, gelin! Ey Rıdvan ağacı altında bey’at edip söz veren Muhacirler, dönün! Muhammed buradadır! Nereye gidiyorsunuz?” diye bağırmaya başladı. Bu çağrıyı duyanlar “lebbeyk” diyerek koşup Rasûlüllah’ın çevresinde toplanmaya başladılar.

Rasûlüllah (s.a.s), çevresinde toplanan müslümanları muntazam bir birlik haline getirerek düşmana karşı saldırıya geçti. Çarpışmanın olağanüstü bir şiddet kazandığı sırada “İşte ocak şimdi kızıştı” buyuran Rasûlüllah, yerden bir avuç toprak alıp düşmanların üzerine fırlattı.

Çarpışma şiddetle sürerken Hz. Ali büyük bir fedâkarlık ve teslimiyet örneği göstererek Havazin kabilesinin sancaktarını öldürmeye muvaffak oldu. Bu olay müslümanların savaş güç ve isteklerini bir kat daha artırdı. Savaş öylesine şiddet kazanmıştı ki, düşman bu kesin taarruza karşı koyamayarak hezimete uğradı ve kaçmaya başladı.

Allah’ın yardımı bir kere daha yetişmişti. Allah müslümanları sınamış, bir anlık gafletlerinin sonucunu onlara acı bir şekilde göstermişti. Bu savaştan sonra nazil olan bir âyette bu durum şöyle dile getirilmektedir: “Andolsun ki. Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanızı döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti” (et-Tevbe, 9/25).

Rasûlüllah (s.a.s) düşmanın kaçmaya başladığını görür görmez derhal takip edilmesini emir buyurdu. Düşman gayet şiddetli bir şekilde takip edilmeyle başlandı. Havazin kabilesi reisi Mâlik bin Avf yanında az bir kuvvet olduğu halde yüksek bir tepe üzerinden ordusunun geri çekilmesini himaye etmeye çalıştı. Fakat ordu ile birlikte getirdiği kadın ve çocukları savunma başarısını gösteremedi.

Bu savaşta müslümanlar düşmandan çok sayıda esir ve ganimet elde ettiler. Savaşta öldürülmüş olanların miktarı sayıldığında İslâm ordusunun beş şehid, düşman ordusunun ise yetmiş kayıp verdiği anlaşıldı.

Düşman ordusu dağınık biçimde ve değişik yönlerde geri çekildiği için birçok kollara ayrıldı. Bir kısmı Mâlik bin Avf komutasında oldukları halde Mekke-Taif yolunu izleyerek Taif kalesine, bir kısmı Batn-ı Nahle’ye, bir kısmı da Evtâs taraflarına gittiler.

Rasûlüllah Evtâs yönünde kaçanları izlemek üzere bir birlik görevlendirdi. Bu birlik düşmana Mekke’nin kuzey doğusunda bulunan Evtâs’a vardı. Aralarında son derece kanlı bir savaş oldu. Hatta savaş sırasında müslüman birliğin komutanı Ebu Amr şehid oldu. Fakat onun yerine geçen kardeşi Ebu Mûsâ el-Eş’arî düşman kesin bir yenilgiye uğrattı.

Rasûlüllah (s.a.s) bu zaferden son derece büyük bir memnunluk duydu. Elde edilen ganimeti münasib bir zamanda müslüman savaşçılar arasında taksim etmek üzere bir sahabenin muhafazasına bırakan Taif` kalesine sığınan düşmanı takiben Taif’e doğru hareket etti. Huneyn savaşıyla Arap yarımadasının Şirkten temizlenmesi ve tevhidin hakim kılınması yolunda önemli bir adım daha atılmış oluyordu .

PostHeaderIcon Hudeybiye barış antlaşması hakkında ayrıntılı bilgi

 Hudeybiye Barış Antlaşması (6/628)

Hudeybiye Barış Antlaşması’na geçmeden önce Hz. Peygamber’in ve Müslümanların umre için Medine’den Mekke’ye hareketini ve antlaşmadan evvel Hudeybiye’de gerçekleşen Rıdvan Bîatı’nı ele almamız gerekir. Hz. Peygamber, hicretin 6. Yılı Zilkade ayının başında, rüyasında Kâbe’yi tavaf ettiğini gördü. Bunun üzerine umreye gitmeye karar verdi. Yerine Abdullah b. Ümmü Mektum’u bırakarak 1500 civarında sahâbî ile birlikte Medine’den hareket etti.

Müslümanlar yanlarına yolculuk silahı olarak sadece kınlarına sokulmuş olan kılıçlarını aldılar. Hz. Peygamber gerekirse savaşmak için silah alınması yolundaki teklifleri kabul etmedi. Kurbanlık olarak yetmiş deve aldı. Hâli vakti yerinde olan bazı sahâbîler de kendi kurbanlıklarını aldılar. Hudeybiye’ye kadar Zülhuleyfe, Melel, Ravhâ, Ebvâ, Cuhfe, Harrâr ve Usfân güzergâhı takip edildi.

 

Peygamberimiz bazı sahâbîlerle birlikte Zülhuleyfe’de umre için ihrama girdi. Sahâbenin bir kısmı da Cuhfe’de ihrama girdiler. Peygamberimiz, içlerinde Abbâd b. Bişr’in de bulunduğu yirmi kişilik bir süvârî birliğini öncü olarak ileri gönderdi. Umre yapmak maksadıyla yola çıktıklarını Mekkelilere haber vermek üzere, Huzâa kabilesinden olup o sırada Medine’ye gelen ve buradan kendisiyle birlikte hareket eden Büsr b. Süfyan’ı Mekke’ye gönderdi ve topladığı bilgilerle geri dönmesini istedi. Ebvâ’ya uğrayarak annesinin kabrini ziyaret etti. Büsr b. Süfyan, Usfân yakınlarındaki Gadîru’l-Eştât denilen yerde Hz. Peygamber’e gelerek tespitlerini anlattı. Büsr, Kureyş müşriklerinin Müslümanların geldiklerini duyduklarını, korkuya kapılarak çevreden asker topladıklarını, Mekke’deki dağ başlarına gözcüler diktiklerini, Müslümanları Mescid-i Haram’a sokmak istemediklerini, savaş için hazırlık yaptıklarını ve Halid b. Velid’i bir grup süvari ile gönderdiklerini ayrıntılı olarak haber verdi. Gerçekten Halid b. Velid iki yüz atlı ile Gamîm mevkiine geldi. Müslümanlar namazlarını korku namazı hükümlerine göre kıldılar.

 

Hz. Peygamber, Büsr’ün getirdiği haber üzerine, doğruca Kâbe’ye ilerlemek veya Kureyş’e destek veren kabilelerin üzerine yürümek hususunda sahâbîlerin görüşüne başvurdu.

Hz. Ebû Bekir, doğruca Kâbe’ye yürünmesi, şayet engel olunursa çarpışılması yönünde görüş beyan etti. Mikdad b. Amr ve Üseyd b. Hudayr da bu doğrultuda sözler söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Biz kimseyle savaşmak için değil, umre için yola çıktık” dedi ve Mekke’ye doğru yürümeye karar verdi. Müşriklerin keşif kollarına yakalanmadan, Mekke’ye 17 km. mesafede bulunan Hudeybiye kuyusuna ulaştı. Burada konakladığı sırada Huzâalı Büdeyl b. Verkâ, kabilesinden bazı kimselerle Hz. Peygamber’in yanına geldi. Büdeyl, Mekke’de bir evi bulunduğu için müşriklerin Müslümanlar aleyhindeki faaliyetlerinden haberdardı. Nitekim müşriklerin ne pahasına olursa olsun Müslümanları Mekke’ye sokmamakta kararlı olduklarını haber verdi. Hz. Peygamber ona savaşmak amacıyla değil, Kâbe’yi ziyaret için geldiklerini, şayet engel olan olursa savaşacaklarını söyledi. Büdeyl doğruca Mekke’ye giderek bu bilgiyi müşriklere aktardı. Bundan sonra Hz. Peygamber’le Kureyş arasında karşılıklı elçiler gidip geldi.

 

Peygamberimiz sadece umre için geldiklerini, Kâbe’yi tavaf edip geri döneceklerini, yanlarında kurbanlıkların bulunduğunu ve kimseyle savaşmak istemediklerini bildirmek üzere Hırâş b. Ümeyye’yi Mekke’ye gönderdi. Fakat müşrikler ona çok kötü davrandılar. Hatta öldürmek istediler. Hırâş geri dönerek durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Bu arada Kureyşlilerin Müslümanlardan birini yakalamaları için gönderdikleri kırk veya elli kişilik bir birlik, İslâm askerlerinin etrafında dolanırken sahâbîler tarafından yakalanarak Hz. Peygamber’in huzuruna getirildi. Peygamberimiz onları affetti ve serbest bıraktı. Halbuki onlar Müslümanlara taş ve ok atıyorlardı.[389] Peygamberimiz geliş amacını Kureyş müşriklerine iletmek üzere bu defa elçi olarak Hz. Ömer’i göndermek istediyse de o, Mekke’de kabilesinden kendisini savunacak akrabası bulunmadığı ve Kureyş’in, kendilerine olan düşmanlığını ve sertliğini bildiği için gitmek istemedi ve Hz. Osman’ı önerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Hz. Osman’ı elçi olarak Mekke’ye gönderdi. Akrabasından o zaman henüz Müslüman olmayan Ebân b. Saîd, Hz. Osman’ı karşılayarak himayesine aldı. Müşrikler bu ziyarete izin vermeyeceklerini Hz. Osman’a da bildirdiler ve şayet isterse sadece kendisinin Kâbe’yi tavaf edebileceğini söylediler. Hz. Osman bunu kabul etmedi; bunun üzerine ona da kızdılar ve kendisini tutukladılar. Bu arada Hz. Peygamber’e, Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde bir haber ulaştı.[390]

 

Bu gelişme üzerine yeni bir savaş ihtimali belirmiş oluyordu. Peygamberimiz, müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair sahâbeden bîat almaya karar verdi. Hudeybiye’deki konaklaması esnasında gölgelendiği ağacın altında sahabeden, bir rivayete göre “ölüm üzerine”, bir başka rivayete göre ise “savaştan kaçmamak üzere” bîat aldı (Bey’atürrıdvân). Orada bulunmayan Hz. Osman’ın yerine de, kendi sağ elini sol elinin üzerine koyarak bîat etti. Öte yandan, Müslümanların Hz. Peygamber’e bağlılıklarını ve onun yolunda ölümü göze aldıklarını ortaya koyan bu bîat hakkında Mekke’ye haber ulaştığında, müşrikler telaşa kapılarak Hz. Osman’ı serbest bıraktılar. Ardından Süheyl b. Amr, Huveytıb b. Abdüluzzâ ve Mikrez b. Hafs’tan oluşan elçilik heyetini barış yapmak üzere Hudeybiye’ye gönderdiler. Buna göre, barış şartları içinde bu sene umre yapmamak kaydı mutlaka olacaktı.[391] Karşılıklı müzakereler sonucunda Hz. Peygamber ile Kureyş heyeti arasında İslâm’ın kısa sürede Arap Yarımadası’nda yayılmasına[392] ve Müslümanların yaklaşık yirmi iki ay sonra Mekke’yi fethetmesine zemin hazırlayacak olan bir antlaşma imzalandı. Antlaşma aşağıdaki şartları içeriyordu:

 

1- Müslümanlar bu yıl Mekke’ye giremeyecekler ve Kâbe’yi ziyaret edemeyecekler, gelecek yıl bu ziyareti yapabileceklerdir. Ertesi yıl ancak üç gün Mekke’de kalabilecekler, bu süre zarfında hiçbir Mekkeli onlarla görüşmeyecektir. Kâbe ziyaretine gelirken yanlarında sadece yolcu kılıcı bulundurabileceklerdir. Peygamber, Mekke’den çıkarken kendisiyle birlikte gitmek isteyenlerden hiç kimseyi yanına alamayacaktır; kendisiyle birlikte Mekke’ye girenlerden burada kalmak isteyenler olursa onlara engel olmayacaktır.

 

2- Arap kabilelerinden, isteyen kabile iki taraftan birisiyle birlik kurabilecektir.

 

3- Kureyş’ten birisi bu arada İslâm’ı kabul eder ve Müslümanlara sığınırsa, bu kişi Müslümanlar tarafından kabul edilmeyecek; fakat Mekke’ye iltica eden hiç bir Müslüman iade edilmeyecektir.

 

4- Hac ve umre maksadıyla Mekke’ye gelen veya Yemen ve Tâif’e gitmek üzere buradan geçenlerle, Suriye’ye veya doğuya gitmek üzere Medine’ye gelenler emniyet içinde olacaklardır.

 

5- Bu antlaşma on yıllık bir süre için geçerlidir. Bu süre zarfında ne Kureyş Müslümanlara, ne de Müslümanlar Kureyş’e saldıracaktır. Buna her iki tarafın müttefikleri de dahildir.

 

Hz. Peygamber, Kureyş heyetinin itirazı üzerine antlaşma metni üzerine “Bismillâhirrahmânirrahim” yerine câhiliye döneminde de bilinen “Bismikallâhümme” sözünün; “Resûlüllah” yerine de “Abdullah’ın oğlu Muhammed” ifadesinin yazılmasını kabul etti. Çünkü birincisinde tevhid inancını zedeleyen bir durum sözkonusu değildi. İkincisi de durumu değiştirmiyordu; yani Hz. Peygamber Allah’ın elçisi olduğu gibi, aynı zamanda Abdullah’ın oğluydu. Hz. Ali tarafından kaleme alınan antlaşma metni iki nüsha olarak hazırlandı ve iki tarafın şahitlerince imzalandı. Antlaşmanın üçüncü şahıslara tanıdığı imkandan faydalanmak isteyen Huzâa kabilesi Müslümanların, Bekir kabilesi de müşriklerin müttefiki oldular.

 

Hudeybiye’de antlaşma maddeleri görüşüldükten sonra Kureyş heyetinin başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel, Müslüman olduğu için atıldığı hapisten kaçarak Müslümanlara sığındı. Antlaşma gereğince Hz. Muhammed (s.a.s.) onu babasına iade etti. Bu uygulama sahâbîler arasında huzursuzluğa yol açtı. Ne var ki, Ebû Basîr ve Ebû Cendel başta olmak üzere Mekke’den kaçan, ancak antlaşma gereğince Medine’ye giremeyen Müslümanların Kızıldeniz sahilindeki Îs mevkiine yerleşmesi ve Kureyş’e ait kervanları tehdit etmesi üzerine müşrikler, aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçtikten sonra Hz. Peygamber’e müracaat edecek ve “Müslüman olan Mekkelilerin iadesi” maddesi antlaşma metninden çıkarılacaktır.

 

Umre yapılmadan geriye dönülmesi, mültecîlerin tek taraflı iadesi ve “Resûlüllah” ibaresinin metinden çıkarılması Müslümanlara çok ağır geldi. Hz. Ömer, bu antlaşmanın Müslümanlar için ağır şartlar taşıdığını, buna karşılık müşriklerin lehine olduğunu ileri sürüyor ve ayrıca umre yapılmadan Medine’ye dönülmesini içine sindiremiyordu. Sonunda Hz. Ebû Bekir onu ikna etti. Antlaşmadan sonra Hz. Peygamber ve Müslümanlar kurbanlarını keserek ihramdan çıktılar; Hudeybiye’de on günden biraz fazla kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktılar. Yolda Dacnân mevkiine geldiklerinde umre seferi, Rıdvan Bîatı ve Hudeybiye Barışı’ndan bahseden Fetih Sûresi nâzil oldu.[393]

 

Fetih Sûresi’nin ilk âyetlerinde Hz. Peygamber’e Allah tarafından açık bir fethin (feth-i mübîn) ve yüce bir yardımın (nasr-ı azîz) bahşedildiği bildirilir. Daha sonra Hudeybiye Barış Antlaşması ve İslâmiyet’in genel konumu itibarıyla Müslümanların kalbine güven verildiği ve bu sayede imanlarının güçlendiği haber verilir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’e bîat edenlerin aslında Allah’a bîat etmiş oldukları belirtilir. Hz. Peygamber’in etrafında kenetlenen Müslümanların bu örnek davranışına karşılık, kalplerine tam olarak imanın yerleşmemesi nedeniyle umre seyahatine ve dolayısıyla Hudeybiye Seferi’ne katılmayan Medine civarındaki (Cüheyne, Müzeyne ve Bekir kabileleri gibi) bedevî Arapların ikiyüzlülüğü dile getirilir. Onların Hudeybiye’den dönen Hz. Peygamber’den özür dileyecekleri, ancak bunda samîmî olmadıkları, çünkü bu sefere çıkan Müslümanların sağ salim geri dönemeyecekleri zannına kapıldıkları ve bu kötü niyet ve tutumlarının sonucunda helâke müstehak oldukları ifade edilir. Bu art niyete sahip olan bedevî Arapların ganimet elde edeceklerini umdukları takdirde “Bırakın biz de sizinle birlikte gelelim” diyerek Müslümanlarla birlikte savaşa gitmek isteyecekleri, ancak bunların önceden ciddi ve çetin bir savaşa davet edilip gerçekten inanıp inanmadıklarının anlaşılması gerektiği hatırlatılır. Hudeybiye’de ağacın altında Hz. Peygamber’e bîat eden mü’minlerden Allah’ın razı olduğu ve onlara güvenlik verdiği bildirilir. Hudeybiye’de elde edilen başarıdan sonra, isim zikredilmese de Hayber’in fethi gibi daha birçok zaferin kazanılacağı ve bol ganimetler ele geçirileceği müjdelenir. İki taraf arasında barış yapılmayıp da savaş çıkmış olsaydı, kâfirlerin arkalarına dönüp kaçacakları dile getirilir. Müslümanların umre yapmalarına ve kurban kesmelerine engel olan Mekkelilerle savaşmaya and içtikleri halde, kendilerine savaş izni verilmemesinin sebebi olarak, Mekke’de İslâmiyeti benimsediklerini henüz açığa vurmamış olan mü’minlerin bulunuşu gösterilir. Hz. Peygamber’in Mescid-i Haram’a gireceklerine dair gördüğü rüyanın gerçek olduğunu Allah’ın doğruladığı bildirilir. Nihayet üç şey, yani Mekke’ye girmek, güvenlik ve Kâbe ziyaretini yerine getirmek teminat altına alınır: “İnşallah, siz güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz…”[394]

 

Hudeybiye Barış Antlaşması İslâm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünmesine rağmen, lehlerinde gelişmelere vesile olmuştur. Bu gelişmelerin başında İslâm’ın hızla yayılması gelmektedir. Hudeybiye Barışı’ndan bir yıl önceki Hendek Savaşı esnasında Müslümanlar Medine’yi üç bin mücahid ile savunmuşlardı. Fakat, Hudeybiye’den yirmi iki ay sonra gerçekleşecek olan Mekke’nin Fethi’ne on bin Müslüman katılacaktır. Bundan başka, Hudeybiye Barışı, Hicaz bölgesinin iki önemli yerleşim merkezi olan Hayber’in ve daha sonra Mekke’nin fethine zemin hazırlamıştır. Ayrıca, Müslümanların Kureyş müşrikleri tarafından resmen tanınmasını sağlamıştır. Nitekim müşrikler, o zamana kadar tanımadıkları Müslümanları bu antlaşma ile siyâsî bir güç olarak kabul etmişlerdir. Bu durum diğer müşrik Arap kabilelerinin korkuya kapılmalarını sağlamıştır. Nitekim daha önce Müslümanlarla irtibat kurmak istemelerine rağmen Kureyş’ten çekinen bazı Arap kabileleri bundan böyle Hz. Peygamber’le rahatça görüşme ve İslâm hakkında bilgi sahibi olma imkânına kavuşmuşlardır. Hatta bir kısmı İslâm’ı kabul etmiştir. Hz. Peygamber, barış ortamından yararlanarak komşu ülkelerin devlet başkanlarına İslâm’a davet mektupları göndermiştir. Öte yandan Hudeybiye Barışı, Hayber Yahudilerini kuvvetli müttefikleri olan Mekke müşriklerinden ayırmıştır. Çünkü bu antlaşmadan sonra, eskiden birbirlerine müttefik gözü ile bakan Hayber Yahudileri, Kureyş, Gatafan ve Fezâre gibi kabileler arasındaki işbirliği bozulmuştur. Peygamberimiz, antlaşma sayesinde Kureyş’in arkadan vurma ihtimali ortadan kalktığı için, Hudeybiye’den döndükten sonra Hayber üzerine yürümüştür. Dolayısıyla bu antlaşma, Hz. Peygamber’in diplomatik açıdan büyük bir başarısıdır. Bütün bunlara ek olarak Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan sonraki ortamda İslâmiyet hızla yayılmıştır. Öyle ki, antlaşmanın ardından gelen iki yıl zarfında İslâm’a girenlerin sayısı, o zamana kadar Müslüman olanlardan daha fazladır.[395]

______________________

355. Vâkıdî, II, 444-445; Taberî, II, 566.

356. Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, s. 137

357. Vâkıdî, II, 446.

358. İbn Sa’d, VI, 83.

359. Ahzâb Sûresi 10.

360. Vâkıdî, II, 444.

361. Vâkıdî, II, 472-473; Makrîzî, s. 233.

362. Vâkıdî, II, 474; Makrîzî, s. 234.

363. Vâkıdî, II, 455.

364. Vâkıdî, II, 456.

365. Taberî, II, 570-572.

366. İbn Hişâm, II, 223; Taberî, II, 573.

367. Vâkıdî, II, 477 vd. ; Belâzürî, I, 246; İbn Hişâm, II, 223; Taberî, II, 573.

368. Vâkıdî, II, 480 vd.; İbn Hişâm, II, 229.

369. Ahzâb Sûresi 9.

370. Ahzâb Sûresi 9-10.

371. Ahzâb Sûresi 12-13.

372. Ahzâb Sûresi 25-26; Hendek savaşının Kur’an-ı Kerim’e yansıması için bk. Vâkıdî, II, 494-495; İbn Hişâm, II, 245 vd. ; Ömer Özsoy-İlhami Güler, s. 675-677.

373. Belâzürî, I, 243-246; İbn Abdilber, Dürer, s. 169-177.

374. Vâkıdî, II, 495-496.